• BIST 90.383
  • Altın 144,409
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021
  • Ankara 14 °C
  • İstanbul 9 °C
  • İzmir 16 °C

ARNİK TEYZE

Murat Akyol

Eskinin bayramlarında, bayramdan bir gün önceki gün olan arafelere has, fakat bugünden farklı bazı durumlar yaşanırdı bir zamanlar bu topraklarda. Yarının telaşı daha henüz o günden başlar, yarının “bayram” olduğu henüz daha o gelmeden bile kendisini hissettirirdi. Cadde ve sokaklar ana-baba günü gibi olurdu. İstisnasız ve kaidesiz, herkes ama herkes bayramlık bir şeyler almak için mağazalara dolardı. Bu, yazılı olmayan fakat  bütün ahalinin uyduğu bir kanun maddesi gibiydi sanki? Bayram henüz gelmeden, giysi satan esnaf ve ayakkabıcılar erkenden bayram ederlerdi. Erkek berberleri bütün o gün ve o gece, hatta sabaha kadar açık olur, çalışırlardı.            

Arafe günü, tepsi tepsi baklava ve börekler genellikle evin küçükleri tarafından pişirilmek üzere ekmek fırınlarına gönderilirdi. Ben çocukken, çok yaptım bu işleri. Bu sayede çok ilginç ve akla hayale gelmeyecek anılarımda oldu. Bir de, güzelim şehrimin fırınlarından mis gibi yükselen kokular kokladım o günlerde. Çocukken ki arefe günlerinin bu heyecanı içinde olmak “apayrı” ve “çok özel” bir duyguymuş, bunu şimdi şimdi anlıyorum. Artık eskinin o şaşaalı bayramları, kalmadı şimdinin bu yavan günlerinde.

Bu güzel ve çok özel zamanların içindeki bir gün, evin küçükleri olarak elimize tam 5 tepsi baklava-börek tutuşturdular bir arafe günü. Üzerimize düşen görevi yerine getirerek ulaştırdık tepsileri en yakındaki fırına. Ama bize söylenen saatte, verdiğimiz tepsileri almaya gittiğimizde ise çok acı bir sürprizle karşılaştık. Fırıncılar bizim tepsilerin hepsini yakmış!

E tabi, biz kömür karası tepsilerle eve dönünce de, anneannem bulduğu ilk yarmaça odunuyla karşıdaki fırını bastı! Yaşlı başlı bir kadına kabadayılık yakışmaz belki ama çok deli-dolu insandı rahmetli, yaptı yapacağını. Yarın ki gün bayramda misafirlere ikram olunacak 5 tepsi baklava-böreği pişirmek isterken yakarak hayatlarının hatasını yapan fırıncılarsa çil yavrusu gibi dağıldılar ortalık yere. Korku, panik, kıyamet… Kahkahalar, cımbış, gürültü; hepsi bir arada. O an yaşananlar çok özel bir filmin, anlatılamaz en can alıcı sahneleriydi belki de? Düşünüyorum da; aslında bizler yanlışa ve haksızlığa isyanı da, yeri geldi mi racon kesmeyi de, yerinde ve dozunda sertliği de fakat her zaman için gönül almayı da çok küçük yaşlarda işte bu çok özel insanların, bu çok özel hadiselerinde öğrenmişiz? Deli-dolu taraflarımızda, yanlışa ve hataya tepkili yanlarımızda, haklı isyanlarımızda, hep bu günlerinde payı vardır fikrindeyim. Bu biraz sıra dışı bir olaydı ama elinde sopayla bir fırın dolusu işçiyi kovalayıp mekan basan bir Osmanlı kadınının torunuyum ben... Canım-güzelim; şimdi hayatta olsaydın da, doya doya öpseydim o ellerini?

Yine de, ne mutlu bize ki, işte böylesi dolu ve doya doya yaşanmış günlerden geliyoruz. 

Bu dolu dolu günlerin içinde bir de; bütün bir şehir nüfusunun tanıyıp sevdiği, çok muhterem büyüğümüz Arnik teyzemiz vardı… (Bu yazılanlar olurken) Olanı biteni duyup, o da koştu geldi birden bire… Ağzından yine inci gibi dökülen o müthiş cümleleriyle ve kendine has aksanıyla, zaten gülüyorduk, güldürdü bizleri… Giresun’un meşhur “Camlı Sokağı” kahkahalara boğuldu o an;

-          Samiye kuzuuuum?... Ne yapooorsun burada böyle eli sopalı? Sen böyle yaptıkça bu fırıncıların daha da çocuğu olmaz ki caniim? Günah değil midir bu canlara? Herkesleri korkutoorsun bak böyle yaparak... Savaşa giden Paşa babam gibisin valla? Kediciklerimi bile korkuttuğunun farkında mısın? Fırıncıları bırak, çabuk gel önce onlardan özür dile! 

Kendisi bizim çocukluğumuzda Giresun’un “gülü” bir insandı. Anneannemin iyi arkadaşıydı. Çok muhterem, hanımefendi ve asil bir insandı. Aslı-astarı olan cinsinden hem de?…Giresun’un eski Ermeni ailelerinden Hovennesyan’lardan, eski bir Osmanlı paşasının kızıdır gerçekte kendisi. O yıllarda “Giydiği bir kürkü, bir daha giymez?” falan denilen bir zarafet abidesiydi. Hayvanları çok severdi rahmetli. Bırakın güzel giyinmeyi, çeşit çeşit kürklerine göre yanında gezdirdiği fino köpeklerinin rengini bile günlük ayarlayabilen bir zarif kadındı o. Modanın çıkış noktasıydı bize göre? Paris’in moda gettoları dahil şimdinin “Bugün Ne Geysem?” cileri halt etmiş, nane (!) yemiştir onun yanında? Hem zaten şimdiki bu zibidilerde kim ki? Bugün yaşasaydı alayını elinde odunla kovuşturdu valla Arnik teyzem, tıpkı fırıncıları kovalayan anneannem Samiye hanım gibi?

Fakat hayatın akışı hep bu satırlardaki kadar muazzam olamıyor her nedense? Arnik teyze, ilerleyen yıllarda bütün servetini kaybetti ne hikmetse? Çok zor ve düşkün bir hayat yaşadı ömrünün son yıllarında. Maddi dengesi gibi akli dengesini de epeyce yitirdi. Falcılık yaparak geçimini sağladı. Ama kimselere boyun eğmeden ve yardım dahi istemeden? Zira bir Osmanlı Paşasının kızına da bu yakışırdı zaten? Sessizce, sakince ve kendisine yakışan o her zamanki vakur hal içinde uzaklardaki bir huzurevinde Hakk’a yürüdü bir kış günü. Ben vefatını duyduğumda ağladım. Bu alemde tanıdığım cümle kadınlar içindeki en renkli insanı kaybettim beklide o gün. Zarafete, renge, naifliğe dair olağanüstü bir bilgenin yaşadığı bir devir, o çekip gidince de kapandı zaten.     

Arnik teyze ömrünün son zamanlarını, tıpkı kendisi gibi sahipsiz ve kimsesiz olan sokak hayvanlarına adamıştı. Son parasıyla bile olsa balık alıp, hayvanlara yedirecek kadar asil bir ruh taşıyan bu kadın, her zaman saygı gördü yaşadığı çevrelerden… Babamdan da.

Rahmetli babam çok gönüllü bir insandı. Bir devi andırır yapıdaki fiziği ve mesleğinden dolayı var olduğunu düşündüğüm çok sert mizacına karşın, merhamet duygusu yüksek, acıma hissi üstün bir adamdı. Arnik teyzemizin bu kimsesiz hallerine çok üzüldüğünden, yolda-izde rastladığı zamanlarda onu mutlaka bize yemeğe getirirdi. Masanın en baş köşesine oturtulan çok kıymetli bir konuk sayardık hepimiz kendisini işte bu zamanlar.

Bu ulu-bilge kadın; bir ermiş, bizlere uhrevi dünyalardan haber taşıyan bir nebiye gibi görüldü, yaşadığı zamanlarda Giresun’da. Gayrimüslim olarak bilinmesine karşın, içinde sonsuz hümanist inanç taşıyan bir sufi, modern bir filozof kalıplarındaydı. İnsani özelliklerin yüceliği ve korunmasına dair bizlere çok güzel hikayeler anlatırdı.                

Çok küçük yaşlarda bir kızken, bir gün annesi ondan “On Para”yı esirgemiş, o çok istediği halde?... Küçük Arnik çok ağlamış. Şeker alacakmış o parayla. Oysa şeker, henüz yeni yemiş. Ağlamııış, ağlamış… Babası gelmiş sonra yanına. Gözyaşlarına daha fazla dayanamayarak onu elinden tutup konaklarının mahzenine indirmiş. “Bak kızım, görüyor musun, şu çuvallarda ne var?” demiş ona… Arnik teyzede çocuk aklıyla “pirinç vardır bulgur vardır, kilerde ne olacak ki?” demiş… Babası çuvalların sadece ağızlarını açmış biraz… Bunlar, ağzına kadar dolu altın çuvallarıymış meğer? Oracıktaki sözü şu olmuş babasının;

-          Senin On Paran yok, şeker yiyemiyorsun sevgili Anna? Benimse çok altınım var ama bana da şeker yemek yasak. İkimizin durumu da içler acısı. Ama bil ki; annenle bazı şeyleri fazla harcamamız gerektiğini bildiğimiz için bunlar bizim.. Yarınlarda da senin.

Biz çocukken bir Giresun, işte bu çuvallar dolusu altını merak etti etti durdu hep? Kimseler bilemedi o altınların, tıpkı Arnik teyzenin bu dünyadaki asırlık yolculuğu gibi; nerelerden gelip, nerelere gittiğini?

Yinede ahali onu, bir Allah adamı olarak görür ve öyle kabullenirdi. Fakat hiçbir zaman kimselerde vazgeçmezdi, ona yolda-sokakta gördükçe biraz takılmaya… Hiç evlenmemiş halde, bir asra yakın bir ömrü sürdürdüğü için ona bir koca bulma telaşına düşerdi bazen bütün şehir. Arnik teyze beğenmediği koca adayları hakkında söylenir durur, çok gülünesi diyaloglar yaşanırdı bu anlarda. Epelek adında çok renkli bir simamız daha vardı, onu teklif etmişler bir gün Arnik teyzeye, “alır mısın?” diye… Sinirlenmiş Arnik teyze, akıldan tamamen yoksun Epelek’i beğenmemiş tabi... Çünkü Epelek bir tarih, Arnik teyzeyi çok kızdırmış, kedilerini mi kovalamış ne?... “Yangınlarda ısınacak o! Yangınlarda ısınacak o!” deyip deyip dururdu rahmetli onun hakkında. Günün birinde birde baktık ki, Epelek sönmeyen bir sigara izmaritinden kendi evini kendisi yakmış! İtfaiye gelene kadarda yangının başında oturmuş, ısınıyor manyak manyak, bir kış günü!

Güldük… Ama bir ders de çıkardık bu olaydan.

Evi yanandan öncede-sonrada, Epelek’le Arnik teyze dünya evine giremedi pek tabiî ki? Böyle bir duruma da imkan yoktu zaten. Normalde ikisi de tımarhanelik deli olmalarına rağmen yinede Arnik teyze eski asortik hayatının onda bıraktıklarını çokça muhafaza etmiş gibi dururdu, Epelek’in yanında. Ömrünün son yıllarında biraz Aysel Gürel vari (çok ama çok rüküş) giyinse de, yinede eskiye ait bir kültürün esintisini bırakırdı çevresine. Buna karşın Epelek çok pisti! Bir giydiğini bir daha çıkarmaz,(?) İlkbahar yağmurlarından Sonbahar sağanaklarına kadar vücuduna su değdirmeden, sadece bu mevsimlerde doğal yollarla yıkanırdı. Çöpleri karıştırırdı sürekli. Bulduğu, hurdayı gider satardı bilinmedik bir yerlere, öylece geçinip giderdi.

Bir gün bunun bu pejmürde hallerine artık daha fazla dayanamayan Tepebaşı/ Süleyman Selçuk Polis Karakolunun iyi kalpli personeli, aralarında para toplayıp yeni giysiler almışlar Epelek’e, baştan ayağa… Güya, ona iyilik yapmışlar? Ama huylu huyundan teneşirde  vazgeçermiş ya? Epelek, yeni giysilerini giyindikten az biraz zaman sonra bu değişikliğe daha fazla dayanamayıp, gidip çöpe atılan eskilerini alıp yeniden giymiş! Bu olayı duyan Arnik teyze koy verdiydi kahkahayı, bizlere şu yorumu da yaparak;

-          Hah hayyyyyttt! Sevsinler seni he’mi, serseri manyak!... Polisle işbirliği yaparak beni tavlayacağını sanoor zibidi!... Seni alacağıma, gider de Deli Hasan’ı alırım daha iyidir   be bre?

(İzninizle “Deli Hasan” konusuna hiç girmiyorum, çünkü mevzuu çok derinleşebilir?... Çıkamam içinden.)

O güzelim zamanlarda; her mevsim, ama her mevsim açan güllerimizdi onlar bizim. Giresun’umun Sokakbaşı semtinin, Çınarlar Mahallesinin, Gazi Caddesinin ve tabiî ki Camlı Sokağı’nın birer nadide ve artık geri gelmez renkleriydi her biride. Bu güzel insanlar, güzel atlara binip çekip gittiler bir gün. Bizleri bırakıp gittiklerinde bir tek şeyi hesap edemeden yaptılar bunu ama: Onlarsız “renklerimizin solacağını?”

Gerçekten de öyle oldu?... Soldu renklerimiz.

Onlar şimdi öteki alemlerdeki en güzel mertebelerde tekrar hayat buldular. Şimdi cennette bu özel insanlar için hazırlanan özel bölümde gırgır, şamata, komedi ve şen kahkahalar had safhadadır, bunu biliyorum? Ve biliyorum ki; gözlerimiz de gönüllerimizde hala o güzellikleri ve o günleri aramakta.

Nurlar içinde yatsınlar... Işıklar içerisinde.

Bu yazı toplam 1651 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Haberler Ankara | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 545 221 98 97 | Faks : 0 850 303 80 36 | Haber Scripti: CM Bilişim