• BIST 107.206
  • Altın 143,369
  • Dolar 3,5533
  • Euro 4,1312
  • Ankara 18 °C
  • İstanbul 24 °C
  • İzmir 23 °C

AŞK

Alisa Çiçek Akyol

 

Aşık olmak mı? Aşık kalmak mı zor?

Aşk neymiş ki...

İşinizi ve kendinizi düşünürken aklınız ona mı kayıyor? Zihninizi zamansız meşgul mü ediyor? Hayranlıkla içinde dolaştığınız bir düşünce mi var?

Evet, işte o aşk...

Ve telefon başında bekleme işkencesi mi başladı? Beklerken söylenecek sözlerin provası bitmek bilmiyor.  Ama nafile o prova edilen sözlerin hepsi unutuldu değil mi? Bu da aşk...

Çoğu zaman farkında bile olmadığımız hareket ve sözler anlam bulmaya başladı bile sevilenin üstünde. Umut büyüdükçe daha arzulanmaya değer ve özel bir hâle geldi, ulaşamadıkça arttı değil mi cazibe ve heyecan?

İşte bu da aşk...

Aşk her daim ilan edilmek ister

Aşk; bedeni dize getirmek, sevildiğini hissetmek, sevdiğini hissettirmek ister.

Özneleri hem birbirinden ayırır hem yalnızlıkları birleştirir; bazen çelik halatlı bazen ipten köprü gibi zaman zaman gönüllü vazgeçiştir özgürlükten.

Gerçek âşıklar düzenli cümle kuramaz. Çünkü âşığın aklı da söz dağarcığı da karışıktır, dağınıktır. Bazen bir insanı tanımak, anlamak, her sözcüğünü ve hâlini yorumlamak günler sürer. Ne var ki bunları yaparken kendimizi karşı taraftan saklarız. Oysa karşımızdaki bu şekilde kendisini sakladığında kızarız. “Sen kimsin?” “Ben kim olmalıydım?” diye düşünür dururuz… Hoşlanılacak yönlerimizi öne çıkarıp beğenilmeyenleri gizleriz. Aynı şekilde sevgilinin de iyi taraflarını görüp diğer taraflarını kendimizden bile gizleriz. Görmek istemeyiz. Sonra “sinirli ama güzel” diyerek “ama”yla başlayan cümleleri art arda sıralarız. Önceleri onun nefret ettiklerinden biz de nefret ederiz. Zamanla durum değişir. Herkes özgün hâline döner ve hayal kırıklıkları başlar. Kendi düşünce ve zevklerimizi ikinci plana atarak ilk hatayı yaparız. Sevilmek için yalanlara yüz veririz de sevgiliye kavuştuktan sonra acımasızca gerçeklere asılırız.

Bu sefer güzel yanlarını unuturuz. Her hareketinde kusur arar oluruz.

Bir başkasına bakarken duyulan yaşam sevinci, özlem, âşık olma arzusu bazen âşık olunan kişiden önce gelir. Bu duygunun şiddetiyle karşımıza ilk çıkana hayalimizdeki kişiymiş gibi davranırız. Öyle zannederiz çünkü. Oysa gerçek, bu duyguya duyulan açlıktır. Sevdiğimizin her hareketine anlam yüklemeye başlarız. Bu anlam verme uzun bir süre gerçeğin önüne geçer. İşte hayal kırıklıklarına sebep olur tüm bunlar. Kendi zaaflarımızdan kaçmak için bizden daha güçlü ve güzel olana sığınmak isteriz. Belki de istediğimiz âşık olunacak biri değil de aşktır.

Gerçek aşk,  bakış açılarına ve yaşam tarzına göre mi değişiyor?

Aslında inanırız ama neden inanmıyormuş gibi yaparız? Zamanla sevdiğimizi dinlemeden her hareketini ve sözünü yorumlar hâle geliriz de neden iltifat edemez oluruz birbirimize? Nafile ikimiz de zarar görürüz bu durumdan. Başkalarından konuşarak kendimizi ele veririz. Biri gerçek aşk, diğeri geçici aşk arıyorsa tehlike çanları çalmaya başlar. Sıradan hareket ve sözlere taraflar kendince anlamlar yükler durur. İki taraf da diğerinin duyduğu arzunun derecesini merak eder sürekli. Karşılıksız kalma düşüncesine takılıp geri adımlarla takipte kalır.

İtiraf sonucu reddedilme korkusu taşır amansız. Sevgili arzu ediyor mu yoksa gizliyor mu duygularını? “Onun isteği, duygusu nedir?” sorusu yerine “Benim isteğim, duygum nedir?” soruları yer değiştirmeli sık sık. Sonra sevgilinin gözünden bakmak gerek bi de. Kendisini, sevgilinin arzularına göre yaratmak yerine açıkça ifade etmeli.

İki insan sadece birbiri için mi yaşamalı?

Aslında aşk değil de aşkı koyduğumuz kalıp mı sorun olan? Gerçek kişi ile âşık olunan kişi benlikte farklı yerde mi? Bu çatışma hâlinde olma durumu zamanla insanı yıpratır, yorar. Sonra aynı acımasızlık karşı tarafı da yıpratır. Çünkü, artık ulaşılan olmuştur sevgili ve üzmekte de bir sakınca yoktur.

Sevgilinin beklentilerini ve duymak istediklerini önceden çok önemseyip sonradan umursamamak… Bazen bir bakış, bir gülüş, bir kelimeyi telaffuz ediş şekli, cesareti, birine gösterdiği şefkatli, sevimli tavır, sıradan bir konu hakkında kurduğu sıradan bir cümle, o kişiyi hayatımızdaki diğer insanların içinden alır, yüreğimizde bambaşka bir yere koyar.

Bizi tamamlayacak insan ararız. Bizim tam tersimiz olanı belki de.

Seni şaşırtacak biri… Onda bulunan, kendimizde en azından o raddede olmayan bir şey. Göz farklılıkları arıyor, bir şeyler keşfetmeye çalışıyor. Genelgeçere uymayan kimi severseniz, ona başka türlü bakarsınız, toplumun tepkisini ondan uzak tutmaya çalışırsınız, onu anlatmaya çalışmamayı da öğrenirsiniz bir yandan. Bu, insana bağlı bir şey.

Sonra âşık olduğumuz mükemmel birinin de bize âşık olduğunu fark ettiğimizde sevineceğimize şaşkına döneriz. Aşırı ilgi ve sevgi ile karşılaşınca şaşırıp bunu hak etmek için ne yaptığımızı sorgularız. “Bu harika insan bana nasıl âşık oldu?” diye anlamsız düşüncelere dalarız. Onun kullandığı eşyalar bile farklı gelir gözümüze. Oysa hepsi sıradandır.

Ulaşılmaz gibi görünen insan tarafından kısa zamanda ilgi görünce anlamsız kapris  başlar. Aşk tek taraflı acıyken karşılığını bulunca, itiraflardan sonra kendinde güç bulan sevgili de acıyı bölüşür. Bazen onu üzmemek için itina gösterirken kendimizi üzeriz. Ama bu duygu zamanla yer değiştirir. Hayranlık duyulan, âşık olunan kişiye karşı hisler bambaşka şekle bürünür.

Onun da bizim için çaba harcadığını, mutlu etmek için çırpındığını, uğraştığını görsek bile kayıtsız kalırız. Ruh hâlimize gösterdiği duyarlılığı zayıflık olarak algılarız. Ve cezalandırmakta, üzmekte bir sakınca görmeyiz. Gerçek benlik ortaya çıktığında hayal kırıklıkları yaşanmaya başlar. Kimi insan, ona meydan okuyan, “Ararım…” deyip aramayandan, vazgeçmeyen olur çıkar. Söz dinleyeni, itiraz etmeyeni çekici bulmaz. Çünkü onu zayıf görmek istemez.

Romantizmi ve duygusallığı gizlemeye çalışırız zayıflık olduğunu düşünerek. Sürünmeden karşılık bulduğumuzda büyü kayboluverir. Sevdiğimiz tarafından sevildiğimizi hissetmek hem sevindirici hem de korkutucu gelir. Neden sevildiğimizi çözememek…  Sevgiyi hak edip etmemek düşüncesi… Güvensizlik durumu ve sonra bir de şımarıklık var tabi.

Zamanında aramayanı, zorluk çıkaranı ister. O nedenledir cezbedici olması. Aslında sıradan olan ulaşılmaz olduğunda büyülü güzelliğe sahiptir. Ve kavuşana kadar uğruna ölünen kişi, sonrasında en çok kırılan, darmadağın edilen, hatta öldürülen olur.

Kavuşamadığımız için duyulan hayranlık bitiverir. İşte bu yüzdendir çoğu insanın mutsuzluğu.

Montaigne, “Aşk, bizden kaçanı yakalamak için duyulan çılgın arzudan başka bir şey değildir.” derken

Stendhal, “Aşk ancak âşık olunan kişiyi yitirme duygusu üzerine temellendirilebilir.” der. Denis de Rougemont ise “En ciddi engel, en çok yeğlenen engeldir. Tutkuyu çoğaltandır.” der.

Ve aşk olgunlaşarak gelişir.

Kavuşamadığımıza sonsuz özlem duyarız. Âşıklar ya hep özlem duyar ya da usanmışlık. Aşkın karşılıklı olduğu durumlardaki sonuç ise insanın kendisine karşı hisleriyle ilgili. Kendini önemsemek, sevmek, zayıf ve güçlü yanlar… İki tarafın da birbirinin sevilesi olduğunu kabul etmesi gerekir. Diğer yarımız aynı şeyleri düşündüğümüz sevdiğimiz mi? Yoksa bizi tamamlayan zıt hâlimiz mi? Peki biz hangisini istiyoruz? Benzerlikler farklılıklardan daha mı kolay kabul edilir?

İki insan toplumsal yaşam tarzı, birbirlerinin hayatı, siyaset, sanat, bilim, yemek kültürü, özel zevkler, hayalleri üzerine konuştukça birbirini sevmeye başlayabilir. Bu yakınlık zamanla şekil değiştirerek ilerler.

Bazen hiç sevmediğimiz bir eşyaya onun gösterdiği hayranlığı, sevmediğimiz bir rengi sevmesini bile sorgularız. Farklılıklara tahammülsüzlük yakamıza yapışır. Kendi düşüncelerimizi yansıtan bir çift göz ararız sürekli. Birçok konuda ortak yönümüz olması âşık olmak için yeterli değildir oysa. Hiç umulmadık bir anda bir olaya gösterdiği küçük bir tepkiden anlarız. Âşık olduğumuzu sandığımızda ise çatışmaları görmezden geliriz.

Hayaller bir bir gerçekliğe bürünür. Yalnız yaşamaktan birlikte yaşamaya geçme düşüncesine alışmak en önemlisi. Kültürel farkların yarattığı uçurumda aynı paydada uyuşabilmek önemli.

Ve aşkın tükenişi.

Zevk ve alışkanlıklarda ortaya çıkan farklılıklar hayatı zorlaştırır.

O yumurtayı az pişmiş, siz çok pişmiş mi seviyorsunuz? Ama tüm bunları vaktiyle oda arkadaşınızla yaşadığınızda hiç sorun olmuyordu.

O sinemaya, siz operaya mı gitmek istiyorsunuz? Pazar sabahı siz erken uyanıp yürüyüşe gitmeyi seviyorsunuz, o geç uyanmayı mı?

Siz geçiştirilen kahvaltıyı, o özenli hazırlananı mı seviyor? Uyku saatleri de mi uymuyor? O uçak seyahatini, siz tren yolculuğunu mu seviyorsunuz? O orman tatilini, siz denizi mi seviyorsunuz?

O evde çiçekler, siz evcil hayvan mı istiyorsunuz? Farklı gazeteleri mi okuyorsunuz?

Diş macununu ortadan mı sıkıyor?

Sevdiğiniz insanın küçük bir seçimini beğenmediğinizde neden görmezden gelemiyorsunuz?

Herhangi bir arkadaşınıza gösterdiğiniz ilgiyi sevdiğiniz insandan neden esirgiyorsunuz? Sabırsızlık, mükemmeliyet zamanla hoşgörüsüzlüğe doğru gider. Hayal dünyası ile gerçek dünya arasında bocalamalar sürer gider.

Arkadaşken arada bir mesafe vardır. Düşmanca dürtüler bastırılır, tartışmaya girilmez çok fazla. Sahiplik duygusu iki tarafı da insaflarına bırakır ve gerginlik artar. İlle de benim doğrularım ve dayatmalar…

Farklı bakış açılarını hoş görme yerine diğer kişi için doğru ve yanlışın kararını vermenin zorbalığa dönüşmesi başlar.

İçinde bulunduğumuz bir çember var ve âşık olduğumuz kişi o çemberin dışında durduğu sürece ona âşığız. İçeri girince yani ulaşılabilir olunca aşk şekil değiştirir.

Peki çok sevdiğimiz, âşık olduğumuz insana neden bu kadar çabuk ve çokça kızarız? Çünkü o bizimledir ve kapsama alanımızın içindedir.

Suçu sahip olma duygusuna atarız. İyi ama satın aldığımız yün hırkaya gösterdiğimiz itinanın yarısını neden gösteremeyiz sevdiğimize? Özel bir şekilde yıkar ve kuruturuz. Tüylenmemesine dikkat ederiz. Sonra o çok beğendiğimiz araba var ya onu almak için para biriktirir, dayanamaz kredi çeker, alırız. Özenle kullanır, yıkar temizleriz. Tiryakiyizdir ama arabamızda kimseye sigara içirtmeyiz. Bir kenarı çizilse çok üzülür, hemen servise gideriz.

Gördünüz mü aidiyet duygusu bu işte!

Bakın sahip olduğumuz eşyaya bile böyle özenli davranıyoruz. O hâlde âşık olduğumuz insana sonradan duygularımızın değişmesi, sahip olma duygusundan ileri gelmiyor. Sanırım sorunu yine çocukluğumuzda arayacağız.

Âşık olmak mı âşık kalmak mı zor?

Kendimizi önemsiz ve değersiz hissediyoruz. Âşık olduğumuz ise ulaşılmaz ve değerli;

ona hayranlık besliyoruz. Bu bizi büyülüyor. Ne zaman ki aşkımız karşılık buldu, işte o zaman büyü bozuluyor. Çünkü o sevilen ulaşılmaz kişi bu değersiz kişiye âşık oldu. Demek ki o da aslında değersizdi. Aslında sorun tam da burada.

Sahiplik sandığımız duygu

Hani  “Önceden böyle değildi, sonradan çok değişti ne oldu anlamadım.” sözlerini duyarız ya ha işte o.

Önce kendimizi değerli hissedeceğiz, önemseyeceğiz. Bundandır büyük aşkların kısa sürmesi, aile içi şiddetler. Çok severek evlenip sonra iki tarafın da değişip aradığını bulamadığını ifade etmesi. Herkes biraz kendisini arar da bulamaz çünkü. Kendimizde hissettiğimiz değersizlik hissini karşı tarafa yansıtmaya başlarız. Dünyayı ikimize de zindan ederiz. Aslında çok çok iyi bir insan olduğunu biliriz, üstelik âşığız ama buna rağmen sonuç değişmez.

-Benim için-, -bana göre- olanı birbirimize uygulamaya kalktığımızda ise olan olur. Sonuç; fazla kaynadığı için suyu buharlaşıp azalan çorba gibi sevgisi tükenmiş bir birliktelik kalır ortada.

Tartışmalar alevlendiğinde devreye şakalar espriler girebiliyorsa, birbirinizi güldürebiliyorsanız ne âlâ.

Mizahın güçlü kalkanını kullanabilirseniz gerginlik yok olur gider. Farklılıkları şakaya dönüştürememek, gülmeyi unutmak artık iki kişinin birbirini tüketmesidir.

Güzelliğin on par’ etmez bu bendeki aşk olmasa.

Biz âşık olduğumuz için mi sevdiğimiz güzel, yoksa o güzel olduğu için mi biz ona âşığız?

Güzellik bakış açısına göre değişir. Yanında ne kadar mutluysak o kadar güzel görünür sevdiğimiz gözümüze.

Başkasının farkında bile olmadığı detaylarına hayran oluruz. Utangaç gülümsemesine, bakışına, hareketine, ıslak bir şemsiyeyi sallayışına…

Albeni bazen birinin başkasına çirkin görünen bir tarafından gelir. Eğer isterseniz güzel tarafı veya diğer tarafı görürsünüz. Her hareketine bir anlam yüklersiniz çünkü.

Bu, hayal gücümüze ve duygularımıza bağlı biraz sanki.

Sevilenin güzel görünmesini sağlayan da aşktı.

Hayal gücümüzle ona kattığımız ruh. Aşığız ve güzel bir şarkıya eşlik ederken tüm ruhumuzla şarkının içine düşeriz. Sonra şarkıcıyla, sözlerle özdeşleştiririz kendimizi.

Karşımızda bu aşk dolu insan gerçekte var mı? Yoksa onu biz mi yaratıyoruz?

Birliktelikte samimiyet hissedilmeli, sadece iki kişiye ait yeni bir dil doğmalı. Sevilmiyorsak  o duyguyu tam anlamıyla yaşıyor olamayız. Kişiliğimizde yüzleşemediğimiz, başkalarının pek önemsemediği yönlerimize dikkat çekmeyi ancak bir sevgili başarabilir samimiyetiyle.

Bunların açıkça ifade ediliş tarzı sayesinde iç huzura erişebiliriz.

Onunlayken çölde suya hasret birinin serap görmesi gibi, âşık olan karşısındakinde acaba kendi yüklediği ruhu mu görüyor? O yüzden mi anlaşmazlık başlayıp kısa sürüyor?

Onda ne buluyoruz? Onda ne bulmak istiyoruz?

Ya her şeyini yanlış anladığımız birisiyle birlikteysek? Kişiliğimizin bir yönünü görmezden gelen biri… Çevremizdeki herkes bizi kim olduğumuza dair farklı verilerle donatır. O an içinde bulunduğumuz ortam komik olduğumuzu söylüyorsa art arda espri yapmak zorunda hissederiz kendimizi. Bizi anlayan, ilgi duyan birine ihtiyaç duyarız.

Birlikte geçirilen bir hafta sonu ile ilgili hatırladıklarımız... Güzel olanı mı yoksa kötü giden yanlarını mı hatırlıyoruz hemen? Tüm bunlar ilişkinin seyriyle ilgili ipuçları verir aslında. Araba bozuldu ve gülerek mi hatırladınız? Anahtar kayboldu ve sürekli esprilerle bu anı bile  zevke mi dönüştürdünüz? Ya da bu sorunlarla birbirinizi mi tükettiniz? Bir insanın hep iyi hep kötü olmasını bekleyemeyiz. Duygular zaman zaman değişir ve ani patlamalar yaşanır. İçimizde birbirine çok zıt duyguları barındırırız çünkü. Mutluluk ender rastlanan bir durum olduğundan yoğun bir korku ve kaygıyla gelir. Yani hep anılarda ya da beklentilerde, hayallerde ararız. Şimdiyi yaşamaya korkarız.

Geleceğe özlem, erteleme hastalığı, beklenti, kaygı, anılar… Sevgilinin bizi başarılarımız ve dışarıdan görünen özelliklerimiz için değil, varlığımızın özü için koşulsuz sevmesini isteriz. Güzel veya zengin olduğumuz için değil yani geçici özelliklerimiz için değil.

Herkes gücü sever.

Peki biz o insanı zaaflarıyla da seviyor muyuz?

Asıl sınav:

Sev beni!

Neden?

Çünkü ben seni seviyorum.

Özle özle nereye kadar?

Aşk iki farklı bireyin bakışından bir hayat kurulmasıdır.

Sevilen kişi hayatın öznesiyken nasıl olur da nesne hâline dönüşür?

Oysa zamanla karşılaşılan tüm sorunları yenip ayakta kalmaktır aslolan.

Aşk nedir, ne ister?

Aşk emek ister.

Sürekli yenilenmek ve özenli bir bakım ister. İnatçıdır bu konuda. “Seni seviyorum” sözünü tekrar tekrar duymak ister.

Tıpkı narin bir çiçek gibi zamanı gelince toprağını saksısını değiştirmeli. Her gün ölçülü suyunu vermeli, güneşe çıkartmalı. Ya da bir bebek gibi zamanı gelince mamasını vermelisiniz. Gözünüzü üstünden ayıramazsınız yoksa hastalanır.

Nasıl özenli bir bahçeyi budamayı, sulamayı bırakırsanız her şey arapsaçına döner; aşk da öyle, ilgilenmezseniz tüm duygular birbirine karışır. İçinde kendiniz de kaybolursunuz, sevdiğiniz de...

Düşünmeli ve harekete geçmelisiniz. Aşka zarar veren düşünce, tavır ve hisleri değiştirmelisiniz.

Uğraş vermeli, uyanık olmalısınız. Kendini yenilerken ve ötekiyle de uyum içinde olup sıradanlığı aşmak gerek. Çünkü sıradan bir karı koca hayatı hiçbir zaman büyük bir yapıtın konusu olmamış, sanatçılara ilham vermemiştir. Agresif ve otoriter yapı, uyumsuzluk, empati kuramama, mesafeli, samimiyetsiz ilişkiler, düşüncelerin açıkça ifade edilmemesi, fikirlerin sorulmaması insanları yaşamdan ve birbirinden soğutur, huzursuzluğa iter. Çoğu insan, ruhunun derinliklerine inemeyen, duygularını paylaşamayan insanlarla yatağını paylaşmak zorunda kalmıştır. Kısa ayrılıklar aşkın tuzu, biberi.

İnsanların inatla peşinden koştuğu bu duygu, sayısız şiir, roman, film, şarkı, oyuna ilham kaynağı olmuştur. Önemli yapıtlar aşk acısını, imkânsızlığı ve ayrılığı vurgulamıştır.

Çünkü sıradan şeyler bile doğru kişi ile yapıldığında olağanüstü bir hâl alır. Eğer bir insan her şeye çok çabuk sinirleniyorsa sevgiye ihtiyacı vardır. İnsan sevdiğini gördüğünde yüreği pır pır etmeli, ayakları heyecandan dolaşmalı birbirine. Evine dönerken sevgi dolu gülümsemeyi eksik etmemeli yüzünden.

Yaşamda onunla birlikte olmak hissi sahip olduğumuz mutluluğun temel kaynağı olmalı. Ve bu duyguyu seni seviyorum  ile beslemeliyiz her daim.

ask.jpg

Bu yazı toplam 1548 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Haberler Ankara | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 545 221 98 97 | Faks : 0 850 303 80 36 | Haber Scripti: CM Bilişim