• BIST 104.918
  • Altın 146,879
  • Dolar 3,4930
  • Euro 4,1820
  • Ankara 28 °C
  • İstanbul 26 °C
  • İzmir 28 °C

bir iyi (olmayan) geceler hikayesi

Tamer Dursun

yeşildirek istanbul çemberlitaş’ın kuytuluklarında bir yerdir. toptan kumaş, giyim kuşam ve iplik satanların çoğunlukta olduğu bu bölge tam da mahmutpaşa’nın üst kısmındadır. çocukluğumun ve gençliğimin bir dönemi burada geçti. babamın bir handa, üstüne titrediği ve fabrikalarla bile değişmeye kıyamadığı bir çay ocağı vardı ve ben hem onun yanında, çayocağında hem de başka dükkanlarda çırak olarak çalıştım. sabahın erken saatlerinden itibaren sokak satıcılarının, hamalların, nakliye kamyonlarının ve türkiye’nin dört bir yanından mal almaya gelmeye esnafın dolduğu, gürültü, patırdı, şamata, kavga, sohbetin eksik olmadığı yeşildirek pazar günleri tam tersine sanki hayatın durduğu bir yere dönüşür. sokaklarda biri iel karşılaşmanız çok zordur. kapalı kepenklerin önlerinde sağa sola gezinen sokak köpeklerinden ve kedilerinden başka kimse yoktur.

her yıl istanbul’a geldiğimde mutlaka yeşildirek’e gider, rahmetli babamın bir zamanlar işlettiği o çay ocağına uğrar bir çay içerim. her ne kadar anılar içimi acıtsa da sanki o acıya ihtiyacım vardır ve ben o acıları unutursam ölecekmişim gibi düşünürüm. siz de öyle değil midir, bazı acıları hiç unutmak istemezsiniz hele aşk acıları ölene kadar içinizde kalsın diye dua edersiniz.

neyse, iki yıl evvel haftaiçi vakit bulup yeşildirek’e gidememiştim. almanya’ya dönmeden bir gün önce, pazar günü her yerin kapalı olmasına rağmen, en azından ’’bir dolaşır dönerim’’ düşüncesiyle sabahın erken saatinde beyoğlu’nda kaldığım otelden çıkıp oraya gittim. çemberlitaş’ta taksiden inip yürüyerek cami’nin içinden geçip, yeşildirek’e uzanan merdivenlerden aşağıya indim. sağıma soluma önüme arkama baktım. kimseler yoktu. ayak seslerimden başka ses duyulmuyordu. daracık sokaklardan birine girip yürümeye başladım. her adımda başka bir anı, her adımda başka bir tanıdık yüz karşılıyordu beni. ’’sabahları buradaki ihtiyardan poğaça alıyordum...şu çeşmeden su içerdim...yandaki köşede tombalacılar, torbacılar dururdu...hamallar şu kaldırıma oturup, gazete kağıtlarına sarı, evlerinden getirdikleri ekmekleri yerlerdi...evet, bu dükkanın önünde tezgahtar bir kıza aşık olmuştum...babam bana kızıp iki tokat atınca, ağlayarak şu ilerideki o dik yokuştan koşarak eminönü’ndeki meyve sebze halinin olduğu yere kaçmıştım. sözüm ona bir daha eve gitmeyecektim. karanlık çökünce bu fikrimden vazgeçip, amcamlara sığınmıştım...ve buralarda elimde tepsi çay dağıtıyordum.’’ bazen geçmişi geleceğe tercih ettiğiniz zamanlar oluyorsa, siz de şu anki hayatınız size yabancı demektir.

bir süre dolaşıp gürün han ile polis karakolu arasındaki yola girdim. tam merdivenlere yaklaştığım sırada arkamda belli belirsiz kadın sesi duydum. o anda kendimi o kadar sessizliğe alıştırmıştım ki sesle beraber korkmuştum. geri döndüm etrafa bakındım ve o’nu gördüm. paslı kepenkli bir han kapısının önüne oturmuş elindeki bir kolu olmayan kir içinde plastik bir bebeğe ninni söylüyor ve ağır ağır öne arkaya sallanıyordu. orta yaşlarda bir kadındı. beni farketmemiştim. neler söylediğini duyabilmek için usulca ona doğru ilerledim. yaklaştıkça ninnin sözlerini daha iyi duyuyordum.

14171975_2081549852069395_1275002025_n.jpg

’’bebeğim...bebeğim...
sende mi öldüm kuzum...
sensiz ben ne edeyim...
bebeğim...bebeğim....
karanlık hep karanlık...
kirliyim ben...
karanlık hep karanlık...’’

ayak sesleri duymuş olacak ki sustu ve korkuyla bana baktı. burnu akmış, gözleri çapak içindeydi. üstündeki elbise lime lime olmuştu. merhaba deyip gülümsedim. geriye çekildi ve bebeğini saklamaya çalıştı. ben çantamdan ıslak mendil çıkarıp yer çöktüm. o benden korkuyordu bense onu korkutmaktan. ’’ben sana zarar vermeyeceğim. izin verirsen yüzünü silmek istiyorum’’ dedim. birden sol eliyle bacak arasını kapattı. titriyordu. elimi uzattım, itiraz etmedi. yüzünü temizledim. çantamdaki sigaraya bakıyordu. sigara verdim. bir tane de ben aldım. yanına oturdum. ikimiz de yeşildirek’in sessizliğini dinliyorduk. belki de umutlu güzel bir ses duyacağız sanıyorduk. dirseği ile beni dürttü ve uzakta park edilmiş arabaları gösterdi. bir eli hala önündeydi. ’’araba...lastik...çök....indir...yemek verecekler sana...araba...lastik...çök...indir...sana muz verecekler...’’ diye aynı kelimeleri tekrar etmeye başladı. konuşmayı yenı yeni sökmeye çalışan çocuk gibiydi. sürekli aynı kelimeleri söyleyip park yerindeki arabaları gösteriyordu. birşey anlatmaya çalışıyor fakat ben anlamıyordum. ’’özür dilerim seni anlamıyorum.’’ dedim. durdu düşündü biraz. ’’adam...abi..ben...araba...çök...(şalvarını gösteriyor) indir bunu...eğil...yemek...muz....abi iyi....ses yok...ağzı kapat...abi muz...’’ tanrım! dedim bu kadın ne anlatıyor bana böyle...eğer doğru anladıysam....

tane tane ve yavaşça onunla konuşmaya denedim. ’’sen oraya gidiyorsun...(şalvarını gösteriyorum) bunu indiryorsun...böyle öne eğiliyorsun... (ben bunları söylerken başı ile evet anlamında tasdik ediyor) adamlar geliyor...(abi...abi...diyor heyecanla...) sana birşey mi yapıyorlar orada?’’

heycanla ayağa kalktı. nasıl yaptığını göstermeye başladı. ’’abi...abi gel...(bacak arasını gösteriyor)...acıyo...çok acıyo...tekerlek...araba...ama abi iyi....muz...ekmek...çok acı...ekmek güzel...abi iyi...’’

ne diyeceğimi ne yapacağımı bilemiyorum. evet, doğru anlamışım. birileri bu kadına arabaların arasında tecavüz edip karşılığında yiyecek veriyorlar. ağzım dudaklarım boğazım kuruyor. yutkunamıyorum. karşımda duran zavallı kadın durmadan aynı kelimeleri anlatıyor fakat ben iyi değilim. bayılacak gibiyim. yer yarılsa da içine girsem diye dua ediyorum. nasıl olur bu. nasıl tecavüz karşılığında ekmek verilir. belki de...belki de böye mi vicdanlarını rahatlatıyorlar...birşey yapmam lazım ama ne...

’’gel benimle. seni bir yere götüreyim n’olur...sen buralarda kalma...onlar iyi değiller...senin canını acıtıyorlar...gel benimle lütfen...’’ diye yalvarmaya başladım fakat anlamadı dediklerimi. yerde bıraktığı bebeğini aldı ve merdivenlerden aşağıya koşmaya başladı. arkasından bağırdım ’’ben sena kötülük yapmam...kaçma dur...yemin ederim sana iyilik yapmak istiyorum...dur allah aşkına...’’

merdivenleri bitirip köşeyi dönecekken geri döndü bana baktı. nefes nefeseydi. ’’araba...yemek...muz...abi iyi...’’ diye bağırarak koşmaya devam etti. ben de arkasından koştum fakat yetişemedim. kaldırıma çöküp sinirimden ağlamaya başladım. aklıma daha önce gazetede okuduğum bir haber geldi. koca koca adamlar iki kıza aylarca tecavüz etmişlerdi. bunların arasında esnaftan devlet memuruna kadar kimler yoktu ki. hatta aralarından biri zekatını ramazan ayında kıza vermişti!

karanlık çökmüştü ve ben hala gelir diye o’nu bekliyordum. gelmedi. ben de kalkıp otelin yolunu tuttum ve ertesi günü almanya’ua döndüm. aradan aylar geçti ve bir gün sabah yolda gazetemi okurken üçüncü sayfanın alt köşesinde bir küçük fotoğraf dikkatimi çekti. sarayburnu’ndan kime ait olduğu bilinmeyen bir kadın cesedi çıkarılmıştı. fotoğrafa daha dikketli baktım. bulunan kadının yanında kolu kırık bir bebek vardı. kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. ’’allahım...n’olur o olmasın’’ diye dua ederken kala kaldım. o kadındı. bir eliyle ölüme giderken bile bacakarasını kapatmıştı. gazete ’’kimsesiz’’ diye yazmıştı. bizi m gibiydi o da bizim gibi ’’kimsesiz’’...

Bu yazı toplam 796 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Haberler Ankara | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 545 221 98 97 | Faks : 0 850 303 80 36 | Haber Scripti: CM Bilişim