• BIST 107.921
  • Altın 153,999
  • Dolar 3,8353
  • Euro 4,5054
  • Ankara 4 °C
  • İstanbul 10 °C
  • İzmir 8 °C

DELİ SEMİHA & ALİ ARİF

Murat Akyol

("Akıllı Mı Desem Deli Mi" adlı öykü kitabımdan, son öykü... Kültür Ajans Yayınları / Ankara, 2015)               

Kentlerin; canından-kanından olma ama aradan yüzyıl geçse de unutulmayacak kendisiyle bütünleşmiş insan tipleri vardır… Kendilerine biçilmiş bir hayatı yaşayıp göçtükten sonra bile, “adları yaşayacaklar” hanesine adlarını yazdıran?

Yegane işleri güçleri, koca bir şehri her Allahın günü gülüp eğlendirmek olanları da vardır bunlar içersinde? Onlar ayrı ayrı birer renk, ayrı ayrı birer nefes, ayrı bir sayfadır bir ömür tükettikleri o şehirler için.

Her insanın, ömür çizgisi içindeki en güzel ve en yaşanası yılları eminim ki çocukluğudur bana sorsanız? Bu hemen herkese göre böyle olan fakat çok az insanın “hayır, öyle değil!” diyebileceği de bir durumdur… Ama henüz farklı durumda olanına da rastlamadım.

Benim çocukluğum da bir mutluluk rüzgarı şeklinde geçti… Kendimi kimi zaman masallardaki bir prens saydığım? Kimi zaman düşüp dizimi kanattığımda gözyaşına sığınıp, çaresiz ağladığım? Kimi zamanda, sabah her uyandığım andan gece yatana kadarki zaman diliminin her zerresinin sonsuz bir yaşama sevinciyle dopdolu olduğu bir çocukluk… Güven dolu. Sevgi, saygı ve mutluluk dolu. Güleç, iyimser bir merhametle karışık güzelliklerle dolu.

Çok şükür; bana o günleri yaşatana, içinde bulunduğum bütün o güzellikleri verene? 

CAN ERİĞİ 

Çocukluğumda hiç 
Renkli televizyon seyredemedim ben 
İstediğim zaman 
Telefon açamadım arkadaşlarıma 
Bilgisayarım olamazdı zaten 
O ve atari gibi yapmacık dünyalar 
İcat olunmamıştı henüz 

Ama mutluydum 
Doya doya yaşadım çocukluğumu 
Koştum yoruldum 
Terledim bile 
Kolumu çitin tellerinde kanattım 
Çok defa 
Diken battı elime 

Sevgi dolu 
Sıcacık bir yuvam vardı 
Sobamız harlı yanar 
Kazanımız kaynardı 
Eksik etmeden hiçbir şeyi 
Titrerlerdi üzerime 

Geceleri uykularından verip 
Hissederdim bir elin 
Uykumda üzerimi örttüğünü 
Canım annem 
Canım babam 
Nasılda anlamam 
Beni ne çok düşündüğünüzü 
Üzerim açık mı diye 
Ellerim yorganın altında mı 

Hiç unutmam 
Mevsimine göre 
Meyve çalardık bahçelerden 
İlk önce can eriği olurdu 
Mayısın ilk günlerinde 
Ondan daha da önce 
Nisan Bir'de denize girerdik 
Neşemiz ısıtırdı bizi 
Üşümezdik 

Mayıs sonunda 
Aldık ya madamızı can eriğinden 
Haziranda dutlara 
Ardından kiraza hücum ederdik 
Evdeki hiç bir meyve 
Cazip gelmezdi bize 
Kasasına dokunmadan 
Bir manavı soymuş kadar olurduk 

Sevgi dolu filmlerle büyüdük biz 
Tarzan vardı o zamanlar 
Heidi 
Ve Küçük Ev 
Egoizmle şiddet aşılayan 
Hi-Man'leri 
Voltran ve Ninja'ları bilemedik 

Derken ilkokula başladık 
Okullu bahar günlerinde 
Geç kalmayı göze alıp 
Saatlerce 
Özenerek 
Tek tek 
Mor menekşe toplardık 

Neden mi mor menekşe 
Çünkü menekşe narindir 
Menekşe en zariftir 
Bilirdik bunu 
En büyük demeti yapanın 
Öğretmenini daha çok seveceğini sanırdık 
Yarışırdık 

Benim o zamanlar 
Kimselere söylemediğim bir sırrım vardı 
İçimde tutar saklardım 
Şimdi gülüyorum çocukluk bu ya 
Öğretmenime sevdalıydım 
Böyle bir sevgiyi daha sonra 
Hiç mi hiç yaşamadım 
Canım öğretmenim 
Unutulmadığını biliyor musun 

Bildiğim bütün sevgileri onda toplardım 
Ana sevgisiydi o 
Memleket 
Doğa ve insan sevgisi 
En çokta ATA'yı anlatırdı bize 
Türkçe 
Matematik 
Ve dahi Hayat Bilgisi dersinde bile 
Bıkmazdı ondan bahsetmekten 
Hiç görmedim yorulduğunu 

Bu yüce insanı aşkla 
Aşık olunacak bir inatla 
Dantel dantel yüreğimize işlerdi 

Mustafa Kemal öğretmeniydi 

Sen 
Küçüklüğümün büyük insanı 
Ellerinden öperim öğretmenim 
Hürmetle 
Özlemle 
Ve çocukluk günlerinde aşık olduğum 

Sevgin dolu yüreğimle 

İşte “Can Eriği,” 20 yıl önce yazdığım ve o bir daha geri gelmez zamanların, çocukluğumun şiiridir... 

Belki eksik, belki yavan ama; bu noksanlıkların hepsini sevginin, saygının ve güvenin kapattığı  en sıcak, en samimi, en yaşanılası zamanlardan geliyoruz biz?...  Kim bilir, belki de bu anlattığım nesil, bu zenginlikleri görüp de yaşamış son nesildir?

Bir zamanlar; bırakın teknolojiyi, köyümüzde elektrik yoktu bizim? Akşam karanlık çöktüğünde rahmetli Dedemin yaşlı ama o sevgi dolu pamuk elleriyle yaktığı “gaz lambası” veya  “löküs”* güvenle karışık bir aydınlık demekti bizim için?

Bir zamanlar Giresun’un merkezine; kalbine, sadece bir-kaç kilometre uzakta  yaşadığım ve benim için “bu dünyanın en mutenası” saydığım semtinde su yoktu?... Takvimler 70’lerin başlarını gösteriyordu? Biz; birlik olmayı, beraberliği, dayanışmayı, hak-hukuk mücadelesini, haklı sebeplerle bozuk düzene baş kaldırmayı, mangal yürekli insanlarla su mitinglerinde henüz daha çocuklukta öğrendik! Daha henüz bacak kadar çocuktuk? Sol yumruğumuz o günlerde zaten öyleyken, bu günde baş üstü hizamızdan inmedi hiç gönül hanemizde?

*Löküs: Lüks lambası        

*      *      *

Ama mutluyduk…

Koşup, yorulduk… Terledik bile? Kollarımızı çitin tellerinde kanattık! Çok defa; diken battı ellerimize.

Yapmacık olmayan bir dünyanın bizleri sarıp sarmaladığı, anne ve babalarımızın üzerlerimize titrediği, “gece kollarımız dışarıdadır?” diye uykumuzda bir elin bizleri örttüğü zamanlarda yaşadık. Meyveyi, sadece marketlerde görmeyip dalından yediğimiz, en çocuksu ve en temiz hislerle, yazılı olmayan kanunlardan olan “göz hakkı” olarak küçücük hırsızlıklarımızın olduğu, fakat çocuk oyunlarını bilgisayardan veya o kahrolası cep telefonlarından değil de, kırda-bahçede, sokakta oynadığımız zamanlardan geliyoruz.          

Yeşiliyle-beyazıyla, yağmuruyla-çamuruyla, hüzün ve kahkahalarıyla, delisiyle-dolusuyla ama her daim mutluluğun başkenti bir küçük şehirde büyüdüm ben? Yüzümden gülücük ve gülümseme, yüreğimden aşk-sevda-vurgun-yangın ama her şeye rağmen mutluluk hiç eksik olmadı.

Hayatı hep çok sevdim. Acıların, kayıpların, ızdırapların tadını her ne kadar bilebilsem de bıkmadım, usanmadım dünyanın yaşanılası o güzel yanlarını sevmekten. Ağacı-örtüyü, kuşu-haşereyi, çiçek-böceği, denizi-bulutu, güneşi-yağmuru sevdim. İnsan sevdim. Ülke- vatan- millet, ana-bacı-kardeş-yar sevdim. Yaratanı sevdim. Sevdiğim her bir şeyin bana göre bir yüreği oldu. Hepside, hep birden cevap verdiler bana?

Bilemedim şimdi?... Bir yağmur memleketinde olduğumuzdan mıdır nedir belki de? İyimserliği sevdim. Güzel-güleç-aydınlık görmeye çabaladım, yaşanası dünyayı? Havanın kapalı olup da sürekli yağan yağmurların insanı bunalttığı zamanlarda yağmuru sevdim? Suyu çok seven ve hayatı ona bağlı hayvanlar tanımıştım henüz hayatın başlarında? Onların yerine koydum kendimi mesela? Biliriz ki; halık* “Yaratıcı”dır. Bizi yaratandır. Ben “balık” oldum, iyiliği sevdim? Bir salyangoz oldum kimselere diyemeden, bazen bir sümüklüböcek? Kurbağalar yağmuru-çamuru çok sever, onlar oldum. Kimi zaman okullu bahar günlerinde Öğretmenime topladığım çiçek oldum, kırıldım-koparıldım. Ama “Olsun!” dedim. Onun o mübarek ellerinde ve onun koklayacağı anlarda çiçek açıp yenileneceğimi bilip bekledim. Sabrı-vefayı-yeniden yeşermeyi sevdim. Gönül gözümü açık tutmayı öğrendim, birde  şükürü?… Birde, her biri benim için hayatımın ilk ünlüleri olan ve her biri çok meşhur, çocukluğumun o küçük şehrinde herkeslerin tanıdığı delileri sevdim? Kim bilir, belki de onlarda kimselerin bilmediği beni, kendimi buldum hep, en çokta memleketimin delilerinde? Çok gözlemledim her birini, çok dikkatli gözlerle baktım her zaman onlara. Fakat insani kodlardan bize geçmiş bulunan sevgi ve saygıyı onlardan asla esirgemeden? Asla dalga geçmeden, onları küçümsemeden. “Acımakla karmakarışık” bir gönül bağım oldu hep bu insanlarla. Fakat dünya denen bu sınav yerinden göçtüklerinde, onların cennette yerlerinin hazır olduğunu öğrendiğim günden beri artık kendime acıyorum. 

*Halık : İlmi sonsuz varlık. Yaratıcı.

*      *      *

Türkçe Büyük Sözlük “Deli” kelimesini; “Aklını yitirmiş olan, akli dengesi bozulmuş olan ve mecnun” olarak tanımlıyor. 

E tabi, Büyük Sözlüktür. Otoritedir. Kelime tanımlarına ve açıklamalarına boynumuz kıldan ince, kıt edebi aklımız onun önünde iki büklümdür. Fakat benim tanıdığım bu insanlardan sonra “deli” tanımını değil Türkçe Büyük Sözlük, feriştahı gelse böyle yapamaz artık bir daha bence?  Çünkü benim çocukluğumun bu güzellikleri “deli” falan değillerdi? Onlar olsa olsa, Tanrının kendilerine henüz bir görev tebliğ etmediği (yada ne biliyoruz, beklide ettiği?) birer derviş, birer gönül eri veya evliya idiler. 

Bu özel insanlardan benim için en kayda değer olanları yazmaya çabalıyorum bu kitapta… Arnik teyzemizi hepside birebir ve yaşanmış anılarla yad ettik. Ama Giresun’un eskilerinden olup, çocukluğumdan bu yana hiç unutamadığım birkaç şahsiyet daha var bu minvalde. Bunlardan biri; bu dünyanın en sevimli, en şirin trafik polisi(?) Ali Arif, diğeri de filmlere konu olacak kadar uhrevi bir yönü olan Semiha ablamızdır.   

Ya arkadaş, insanın (çocukluğunda)  sahte trafik polisinden idolü mü olur?

Olur… Benimkisi, “Ali Arif”ti mesela?... 

Onu ilk, hayatı anlamaya başladığım senelerde, 75’lerde tanıdım. İlkokula başladığımız ilk, okullu günlerimizdi. Birde baktık ki bir Amca, biz okula rahat gidip gelebilelim diye her öğlen vakti trafiğe posta koyuyor. Araçları ağzındaki düdüğüyle yönlendirip, öğrencilerin karşıdan karşıya geçmesine falan yardım ediyor. Çok insani duygularla, kaldırımlarla karayolunu ayıran çizgilerde bekleyip hiçbir çocuğa bir zarar gelmemesine uğraşıyor?... Sonradan kim olduğunu söyledilerdi de, merakımızı giderdiydik çocuk aklımızla.

Meğerse kendisi, yaman bir trafik polisi olup gelen geçen hemen her araca ceza yazan, görev aşkıyla yanıp tutuşan bir garip Allah adamıymış. İlkokul dahil hiçbir okulu bitirmemiş, üniforma giymez, kendine has kural ve kaidelere göre hareket eden başına buyruk bir trafik polisi hayal edin? Ama bu kadar çok ceza yazmasına rağmen de, bütün bir şehrinde sevgilisi olan biri?       

Bir gün, nerden bulduysa Ali Arif bir trafik polisi şapkası bulmuş bir yerlerden? Ben ömrü hayatımda böyle gururlu, böylesine mutlu bir adam daha da görmedim ondan başka? Bir öğlen vakti biz okula giderken yeni şapkası ve ağzından düşürmediği düdüğüyle bütün trafiktekilere cezalar yağdırdı! Fakat her zamanki gibi yine güldürerek herkesi.

Trafik literatürüne “Fahri Trafik Müfettişliği” olarak geçen müessesenin fikir babası ve ilk emekçisi bizim Ali Arif’tir aslında. Kanun koyucu, “Fahri Trafikçilik” uygulamasını daha düşünüp uygulamamışken, o bu dünyanın 40 yıl önceki ilk ve tek fahri trafik polisiydi.     

Ali Arif işte böyle, kendini yılarca trafik polisi sandı, öyle yaşadı. Ceza yazdığı her araç sahibini gülümseterek onlara “gülücük” denen ve parayla-pulla asla satın alınamayacak kadar çok şeyler vererek bitirdi bir ömrü. Her daim gülümsedi, çok önemsediği hayali mesleğini icra ederken. Cezaya çarptırdığı her araç, görevini yapıp rahatlayan her insanın onda bıraktığı “işimi iyi yaptım” hissini uyandırdı. Günün birinde, “Ali Arif’te öldü!” dediler. İçimiz acıdı.

Öbür dünyada araç, plaka, trafik polisi düdüğü ve trafik var mı, bilemiyoruz ama eminim ki Ali Arif; cennetin o en güzel köşelerinde kural ve kaidelere uymayanlara, klakson çalan-sürat yapanlara, yayalara yol vermeyenlere; hemencecik o her daim yanında taşıdığı düdüğü, kalemi ve küçücük not defteri marifetiyle cezalar yağdırıyor? Emin olun oralardaki herkes, her gün, tıpkı yarım asra yakın zamanlardaki bizler gibi gülümsüyorlar her gün.             

Semiha ablamıza gelince?... O, muazzam bir şehir efsanesiydi bizler için.

Şehir efsaneleri, bu şehirleri meydana getiren insan kalabalıklarının mitleridir. İçlerinde biraz abartı, biraz merak, biraz korku ve en çokta uhrevi duygular barındırır bu klişeler. En nihayetinde “Bir deli bir kuyuya taş atar, bir koca şehir bu taşı bir an olsun bile oradan çıkaramaz.” hükmü, konuyu açıklamak için daha doğru bir yaklaşımdır bence? Konunun en kestirme açıklaması da budur.  

Bizim çok şehir efsanemiz oldu, özelliklede çocukluğumuzda. Hayali canavarlar, eciş-bücüş varlıklar, kurt adamlar, periler-cinler falan… 

Mesela; “Yaramazlık yapmasınlar” diye, bizimde içinde olduğumuz talihsiz bir nesli yıllarca ama yıllarca bir “Yağlı” efsanesiyle korkutmayı başardı büyüklerimiz!

-               - Kötülük yapmayın, bak sizi Yağlı’ya veririm?

-               - Uslu durun-bakın, Yağlı şimdi gelir!

-                - Sizi Peze…...in çocukları? Nerde şu Yağlı, çağıriim de gelip alsın sizi!

Arkadaş, Giresun’da on binlerce insan bu tehditlerle büyüdü yaa?

Çocuklarının “Yağlı Adam” korkusundan, evlerini şehrin dışındaki semtlere taşıyan aileler bilirim.

Polisin veya mahalle sakinlerinin tamda Yağlı’yı yakalayacakları anlarda vücudunun kayganlığı sayesinde elden kaçtığı, yakalanamadığı çok hikayeler dinleyerek büyüdük. Polisin ona attığı merminin bile kendisine işlemeyip, yağdan kaydığı, sektiği gibi olur olmaz abartılar falan?

Rivayete göre bir defasında Yağlı, Sokakbaşı Semti civarlarında kıstırılmış güya? Bir kadın akşamüzeri hava kararmak üzere bir vakitte aniden onu görerek basmış çığlığı mahallenin ortasında. Esnaf, halk, polis derken nihayet Yağlı yakalanmış.  

Eskiden; tamirciler, kaportacılar, marangozlar ve bütün bu ve benzeri meslek grubu  zanaatkarların dükkanları şimdiki gibi Sanayi Sitelerinde değildi? Mahalle aralarında hatta cadde ve sokaklarda bile mesleklerini icra ederlerdi, bu esnaf kısmı?... İşte yakalanan Yağlı’da, şehrin içindeki bu dükkanlardan Sokakbaşı Semtinin unutulmaz siması Motorcu Kahraman Ustanın  yanında çalışan ve yağ-pas içindeki kıyafetini değiştirmeden evine gitmek üzere dükkandan yeni çıkan kalfaymış meğer? Akşam karanlığından sonra iş elbiselerini değiştirmeden evine gitmek zorunda kalan motor ustası ve kalfalarının işte böylesine zan altında kaldıkları bir dönem yaşandıydı, Giresun’da o tarihler?

Bizler Yağlı Adam’a biraz haksızlık mı yaptık ne?... Aslında bu şehirde yaşayan ne bir çocuğun, ne bir kadının, yada herhangi yaştaki hiçbir inanın asla zarar görmediği, gerçekte kimseleri üzmemiş olan sadece günahsız bir efsaneydi “Yağlı.”

Zamanla unutuldu, gitti. Bir zamanların o muazzam şehir efsanesinden geriye bir sürü rivayetle, aslında suça hiç karışmamış ama çok kabarık bir “olmayan” suç dosyası kaldı.

Yok yağlı şunun karısını yolda-tenhada sıkıştırmışta, yok Yağlı bilmem kimlerin kızının akşam karanlığında peşine düşmüşte? Şunun şunun karşısına birdenbire çıkıp, girdiği evin balkonundan yakalanacağı sırada ellerden yağ gibi kayıp atlamışta?

Bizim; bulunduğu varsayılan toplumda temizlik anlayışına bile yön veren bir şehir efsanemiz oldu o, biz çocukken. O zamanlarda, daha çok oyunu tercih ettiğimiz ve bu yüzden yıkanmak istemediğimiz durumlarda, birçok anneden şu laflar duyulmuştur eminim, bir çok evde?

-          Çabuk banyoya gir bakiiim! Yoksa Yağlı seni kendi çocuğu sanıp alacak yanına? 

Çocuktuk, abartılan her bir şeye inanırdı çocuk aklımız. Yağlı gelip bizi almasın diye hemen koşardık banyoya.

Fakat ardından birde biz büyüdük ki, çözdük olayı? Meğerse bu, yani biz çocukken bizim yüreğimizi yaran “Yağlı” normalde, pis-pasaklı-aylar yıllar geçse bile hiç yıkanmayan ve bu sayede üstü-başı-vücudu-saçı “yağ-pas” içinde bir adammış!... Normal bir insan canım? Mesela kim gibi desem size? Mesela bizim Arap Ferda abimiz gibi esmer?... Nam-ı Diğer: Garanlık Ferda.

İşte şehir efsaneleri bu kadar mesnetsiz? Hele tutup birde rahmetli Semiha ablamızı alet ediyorlar ya, ben kendimi bildim bileli bu boş işlere?... Yok, Semiha Mekke’de görülürmüş? Yok, Medine’ye her giden ona da rastlarmış? Yok, Uçak Arabistan semalarına giriş yapar yapmaz gelenleri bizim “Deli Semiha” karşılarmış?

Hac görevinden dönüş yapan kime rastladıysam, ondan olmasa bile yakınlarından ben bu efsaneyi duydum! 

-          Semiha Kabe’de yanındaymış canım?... Son akşam namazını birlikte kılmışlar???

Zamanında, Giresun’un güzelliğine güzellik katan insanlardandı rahmetli… Farklı farklı telaffuz edilen ismi konusunda her ne kadar ihtilaflar olsa da, “topluma mal olmuş bu tür şahsiyetlerin herkese göre farklı isim ve telaffuzları olur?” diye düşünmekteyim. Semiha ablamızda böyle bir insandı. İsmini kimi doğru söyler, kimide “Deli Seniye” diye kısaltırdı. “Seniye” ismi, pek duyulmayan bir isim olmakla beraber “Yüksek” “Yüce” manaları taşır. Büyük bir ihtimalle “Samiye” veya “Saniye” isimlerinin halk arasında kısaltılıp, dille yuvarlanan pratik şeklidir beklide telaffuzu edilen? Her ne olursa olsun, kendisi bizim çocukluğumuzda düğünlerin, sünnetlerin, cenaze ve mevlitlerin çok renkli bir simasıydı. Şimdiki Giresun Belediye Başkanlığı’nın tarihi binasının giriş katı, eskiden düğün salonuydu. Ta o zamanlardan hatırlarım, orta yerde çok güzel ve çok kendine has oyunlar oynardı Semiha abla. Mevsim Kış bile olsa, onun neşesi ısıtırdı her yeri.  

Günü geldi, sırası gelenler gitti. Semiha’yla birlikte müthiş bir renk, muazzam bir güleçlik de aramızdan çekti gitti. Hafızalarımızda, o ağzından hiç düşürmediği sakızı kaldı. Ben bu dünyada sakız çiğnemenin bu kadar çok yakıştığı başka bir insan daha tanımadım? Çoook yıllar önce Semiha ablamızı da uğurladık bu şehirden. Sakızlar öksüz kaldı.

Zaten çok insan yolculadım, bu fani dünyadan ebediyete? En yakın arkadaşlarımdan tutunda; dedemi, anneannemi, babamı, dayılarımı, teyzemi ve sayamayacağım kadar çok yakın insanı uğurladım, gittiler sonsuzluğa. 

İşte bu yüzden; camide- cemaatte çok görünmesem de, “vefa borcu” sayarım cenaze törenlerini… Uzak-yakın her cenazede demin bu saydıklarım gelir hatırıma. Ölen kişiyle eşit, yine üzülürüm onlara.

Yine böylesi bir cenazede, cenaze namazının tamda ilk duası olan “Sübhaneke” okumaya başladıydım içimden… Bendeki de “seçilmişlere” ve “delilere” özel bir şans ya? Birden bire yanımda ama hiç tanımadığım yaşlı başlı (fakat şeklinden-şemailinden belli) bir deli, yüksek sesle ve “vetabare’kesmüüüüük!” diyerek yere düştü!... Ben namazı bozdum derhal! Millet, “vecellesenayüüüüüük!” diye devam etti ama bütün cemaat bu bölümü sesli  söylendi her nedense? Bu aslında, merakla karmakarışık “Ula ne oluyo? Yere düşen kocaman içinde hazır gelmişken bir namaz daha kılacak mıyız?” sorusuydu... Yani “öldü mü?” sorusu.

“Yok!” diyemedim tabii ki?... Bir yandan yerdeki hastaya müdahale ediyorum, nefes yolunu falan açayım gayretiyle. Cemaatin yüksek sesle duaya devam etme durumlarıysa  devam ediyor! 2. Duaya geçildiğinde, yaşlı kocamana kalp masajına başladım bile! İmam Efendi de durumun farkında. O da büyük merak içinde… Baktım; dua aralıklarındaki normal “Allah-u Ekber”leri haddinden çok fazla uzatıyor. Ben maalesef ona da bir cevap veremiyorum! Bu arada da kocamanın durumu vahimleşti! Hasta gitti gidiyor! Son çare olarak ben bir ara dudaktan nefes vermeyi düşündüm, fakat hattı zatında bir cami avlusundayız?  “Şimdi bu ulvi mekana, bu durum yakışmaz” diyerekten vazgeçtim bu ilk yardım çeşidinden. 

(Nihayet) Cenaze namazında son dua okunuyordu ki; ben hastayı geri döndürdüm! Yaşlı başlı kocaman, gözlerini birden açtı. Önce bir titredi, şöyle bir kendine geldi. Yeniden doğmuş gibi? Ardından da olmayacak olaylar silsilesi devam etti ne yazık ki? Kucağımdaki kocaman ortalığa boş boş bakıyordu ki, ilk kelimesi şu oldu;

 - Semihaaaaaaaaa!!!  

……??? (Cemaatin tepkisi)

“Zaten anlamsız olan bu dünyanın içinde, bir anlamsız, bir yersiz kelime daha duydum” diye ilk başlarda dert etmediydim ben bu durumu?... Su falan koşturanlar oldu bu arada. Kolonya getirdi biri. Yaşlı amca iyice kendine geldi. Fakat olayın vahameti sonradan anlaşıldı?

Bu yaşlı amca, cenaze namazının ilk duasında, musalla taşındaki tabutun yanında bizim “Semiha”yı görmüş meğerse? Semiha beyaz örtüler içindeymiş, elinde de kocaman bir kehribar tespih çekiyormuş! Ama şu detay çok ilginç? Oturuyor veya ayakta da değilmiş Semiha ablamız? Aynı şu Uzakdoğulu yogacılar gibiymiş? Yerden birkaç karış yukarıda!... Gah havada asılı oturuyor, gah uçuyormuş! (Cami avlusu yıkıldı kahkahalardan..)    

Ardından çok güldük, o kötü günde bile?…

Bizim oralar, işte biraz böyledir? Karadeniz insanı en zor zamanlarda bile işte böyle hayata sımsıkı bağlıdır. Yaşam doludur içi, her an kıpır kıpır.

Adı; “cenaze” bile olsa, olan kötü şeyleri unutup, arada bir böyle olmayacak şeylere bile güleriz biz… Kikir kikir?           

Adına, “Şehr-i Canan” dediğimiz; acısı-tatlısı ama daha çok şen ve gür kahkahalarıyla Karadeniz kıyısında bir şehri yaşarız biz, aslında bir masal gibi?

Öyle anlar olur ki; anlatmakla baş edilmez, işte bu candan topluluğun bütün bu güzellikleri.

“Akıllı Mı Desem ben onlara, onu da bilemedim ki?… Yoksa Deli Mi?”

Bu yazı toplam 1077 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Haberler Ankara | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 545 221 98 97 | Faks : 0 850 303 80 36 | Haber Scripti: CM Bilişim