• BIST 106.843
  • Altın 142,669
  • Dolar 3,5367
  • Euro 4,1209
  • Ankara 19 °C
  • İstanbul 25 °C
  • İzmir 28 °C

DERVİŞ BABA

Murat Akyol

Tam da; yıllar, çok yıllar önce, "ömrünün son demlerini yaşadığı huzurevinde, huzursuzluk çıkararak" zamanında Milliyet Gazetesine haber olan rahmetlik Arnik teyzemize kahkahalarla hakır hakır gülüyorduk ki, Masal’ın gıcırdıyan ahşap kapısı birden açıldı... İçeriye sanki antik çağlardan kalma yüzü, saçı-sakalı ve bu görüntüden doğan müthiş heybetiyle Derviş Babamız girdi... Biz hep birlikte gülmeyi bırakıp;

- Oooooo!

- Babaaaa!

- Biricik Dervişimiz!

- Yih huuuuuu!

- Der-viş, sen bizim her şe-yi-miz-sin!

Gibi, abuk sabuk bir karşılama töreni yaptık kendisine; hemen, anında, doğaçlama.. Öpüştük.

Bilirim?... O da benim gibi cep telefonu kullanmaz. Daha da doğrusu taşımaz. Ama bazen, bazı bazı böylesi bir ihtiyaç da hasıl olur onun da benim de hayatımızda telefonlara. Arasının kaç günlerdir bozuk olduğunu bildiğimiz sevgilisini arayacakmış çok acil... “Bana tezahürat yapmayın. Beni onurlandırmayın. Zaten Dervişlik onurum bana yeter! Siz bana bir telefon verin. Yoksa benim hatun kıracak esas az sonra onurumu?” gibisinden de sert bir cevaba maruz kaldık, karşılık olarak... Gürsel abim verdi telefonunu derhal, bir aile faciasını da önlemek maksadıyla. Derviş Baba, az uzak masalara doğru seğirtip, derin bir muhabbete daldı çok uzaklardaki sevgili yengemizle.

O gün Masal’da, akşamın erken saatleri muhabbetine dahil, Üç kişi idik o anlarda... Çok güzel bir yaz günü vakit henüz ikindi sonrasıydı. Yanımızda çok sevdiğimiz Edebiyatçı Ahmet Hocamız vardı. Kendisi Çorum’ludur aslen. Şehrim Üniversitesinin de kıymetli bir hocasıdır aynı zamanda. Bir devi andırır heybete ve bu heybetinde hakkını veren bir yüreğe sahiptir kendileri. Masal’da sadece ona ait daimi bir masası, daha da doğrusu biz ona “Kürsü” deriz, bir makamı olan yegane müşterimizdir. Bu dünyanın bana göre en şaşaalı ve özel caddesi olan Giresun’un meşhur "Gazi Caddesine" bakan cam kenarında olan bu masa, Doçent yetiştirmesiyle ünlüdür. Bu nasıl bir hikmettir, bu nasıl yazgıdır bilinmez; kendisi işte tam da o masada Doçent olmuştur. Bütün tezler, mesleki makaleler bu masada yazılmış, akademik çalışmalar bu masada yapılmış, yıllar süren bu oturma hali, etrafında da sürekli dönüp durmakta olan devamlı bir “deli sirkülasyonu” sayesinde mesleki manada ise kendisine çok şeyler katmıştır. Bunların hepsinden de öte; bu Üç kişilik masa, Rusya’dan Kazakistan’a, Kırgızistan’dan Türkiye’ye çok uzun ve donanımlı bir Edebiyat yolculuğunun bilgileri ve dimağlarda tat bırakan anı ve hikayeleriyle doludur. O masaya oturan herhangi bir kişi, oradan doyarak kalkar. Hocamız da şayet bir terslik olmadıysa, Yedi bira içerek!... Çok gece kalmaz o? Akşamın erken saatlerinde yürüme, evine, çocuklarına kavuşur.

Derviş Babamıza gelince?...

Herkesler gibi bendenizde bu dünyada çok insan tanıdım. Fakat insani vasıflar, fiziki görünüş, dışarıdan bakış konularını dikkatlice incelediğimde, onun bu dünyada tanıdığım cümle insanlar arasındaki yerini gönlüm otomatik olarak his dünyamın en başlarına koydu da, çoktan kendisine vermem gereken payeyi de verdi zaten... Bir insanla, herhangi bir Ademoğluyla şöylesi bir tanışma hayal edebiliyor musunuz?

Epey zamanlar önce, Şehri Cananımın benim için çok kıymetli mekanlarından birinde, “Sahafzade” adlı bir kitapevinde, “Edebiyat Buluşmaları” adı altında bir araya gelmiştik güzel dostlarla bir güzel Sonbahar günü… Ne bileyim işte; uzak-yakın çevremizden gelen kıymetli edebiyat severler, yazın dünyası içinde olanlar, yerel şairler, Anadolu’nun yaşayan ve halen ayakta olan son Ozanlarından bir büyüğümüz olan Ozan Gezgini babamız dahil, sohbet ediyorduk… Ozan bize, o büyülü sazından çıkan türkülerden o gün okumadı ama sağ olsunlar, aralara çok güzel şiirler serpiştirdi şair katılımcılar... “Derelerin Kardeşliği Platformu”nun kurucu üyesi olan çevre aktivisti bir dostumuzsa, HES’ler dahil Karadeniz’deki çevre sorunlarıyla alakalı çok güzel konuşuklarda bulunuyordu kiii….

Bir anda kitapevinin kapısından; boyaya batmış iş önlüğü, sanki antik çağların hapishanelerinden can havliyle kaçmışta bir zaman yolculuğu sonrasında bizim o anki dünyamıza düşmüş bir kaçak, bir mecnun, bir meczup ve birbirine karışmış altın sarısı saçı ve sakalı, elinde de bıçağıyla aramıza dalan bir deli girdi içeriye.

Hani bir hikaye vardır ya; eli bıçaklı adamın biri tam da namazın orta yerinde ibadet etmekte olan Müslümanların içine dalar!... Namazı böler ve çok sert bir ifadeyle de camidekilere; “İçinizde Müslüman var mı?” der… Herkes korkmuş, herkes afallamıştır bu sorudan. O an namaz kılanlar dahil kimse korkudan “ben Müslüman’ım” diyemez. Oysa eli bıçaklı adamın amacı, kendisinin kesemediği ve o anda caminin kapısında kesmeyi beceremediği yarım kalmış adağını, cemaatten bu işi bir bilene kestirip kurban etmektir.

Hatta, İmam dahil bütün cemaat bu durumdan tırsınca İmamın yorumu da şöyle olur bir de; - Ne Müslümanlığı canım? Burda öyle biri yok güzel kardeşim... İki rekat namaz kıldırdık diye, hemen Müslüman mı olduk?

Biz de işte aynen öyle olduk! Adam elinde bıçağıyla geldi aramıza!..

Derviş Baba’yı ben ilk, o anki haliyle tanıdım. Aklıma geldikçe de bu resme halen gülerim. Kendisi çok iyi bir seramik sanatçısı, ayrıca da ressamdır.

Allahın delisinin meğer o günkü niyeti, hem dükkanda kullanmakta olduğu elindeki bıçağı bilevletmek, hem de bize uğramakmış? Geldi oturdu yanımıza sakince. Biraz dinledi ortamı. Az sonrada söz istedi;

- Bir garip yolcuyum, hayat yolunda... Rüzgara bindim ben, şimdilik buralarda durdu fırtına... Gah bir taşı yontuyorum, gah kimi zaman kendimi. Bir şarap parası çıkarsa, şükrediyorum akşam olunca Tanrıya.

Şiir gibi ya?... Ardından bir şiir döküldü yaşlı görünen yüzü içindeki dudaklarından;

Bir kent üzerime yıkıldı az önce. Ama iyidir? Üstüne yıkılmalı bu kent bazen insanın….

Kimi insan vardır; dünyanıza girdiği anda o an sizi etkisi altına alır. Duruşuyla, sözleriyle, yaşanmışlıkları ve size sanki hiç bilinmedik dünyalardan o an haberler getirmeleriyle..

Gönlü ibrişim atlaslardan, yüreği engin denizlerden, saçı-sakalı ta eski Yunan efsanelerinden ama aslında kendisi Hazreti Mevlana, Hacı Bektaşi Veli veya Yunus zamanından gelme bir Sufi ile tanışmam işte böyle oldu.

Hele biz, Derviş Babayı bu kadar uzun uzadıya anlata duralım, Derviş’in o çok özel telefon görüşmesi nihayet bitti... Telefonu gelip usulcacık içten bir teşekkür sözüyle masaya bıraktı. Bir sandalye çekti karşımıza, ama ona ters oturdu... E, adam Derviş? "Vardır bir bildiği?" Biz “loca” şeklinde köşeli bir koltukta oturuyor idik Gürsel abimle. Ahmet Hocamız da hemen yanımızda, makamındaydı, cam kenarında. Bir an bizde locayı bu şekilde çevirip oturmayı hayal ettiysek bile, bu zor işti, zaten de olmadı. Derviş, derviş hikayelerine başladı birden bire;

- Biliyor musunuz Uşaklar, bugün başıma ne geldi?

- Ne geldi Baba! Yoksa bugün biraz fırtına vardı denizde, sorun mu oldu?

- Yok be evlat?... Bir güzel yerli turist bayan beni genç delikanlı bişey sandı galiba da, "Derviş, gel altın postu şu ormanda senle birlikte arayalım!" dedi bana.. Hahahahaha....

(Her birimizde birden kahkahalar, dengesiz ve anormal gülme durumları.)

- Eee Baba, sen ne dedin peki bu teklife?

- Ne diceem ki oğul, kadına dedim ki; "ya arkadaş, bu zamana kadar etek giymiyorduk talibimiz yoktu? Bu Altın Post ayağına bu yaştan sonra etek giydik Herkül olduk iyi mi?... Kızım git işine yaa! Ben senin dedenin de asker arkadaşı sayılırım???"

(Kahkahalara ve artık abuk sabuk kontrolsüz çıkan seslere devam..)

Bir mizansen gereği hakikaten de işi gereği etek giyen Derviş Babanın, açılan kısmetine bak?

Giresun Adası; Karadeniz’in üzerinde insan yaşayan tek adasıdır. Derviş Baba'da, Giresun Valiliğinin himayelerinde başlatılan ve adı "Altın Post" konulan bir nevi zaman

yolculuğununsa baş aktörüdür. Yanında iki de "Zeyna" kılıklı bayan kendisine bu mizansende ortaklık eder. Bunlar ilk çağlardaki Amazon kadınları tipinde savaşçı kadınlardır. O çağların kostümleri üzerlerinde, silahları ise ellerindedir. Derviş Babamız ise bu kadınların güya düşmanı (erkek olduğu için, Amazonlar erkeksiz yaşarlardı) pozisyonundadır. Fakat her ne hikmetse mizansenin en başlarında Derviş Babayı adadan atmak için kendisine kargı-kılıç çeken ve peşi sıra kovuşturan bu Zeyna’lar, az biraz sonra onu paylaşamayıp bu seferde kargı ve kalkanlarıyla birbirlerine girmekteler! Ben buradaki o kavram kargaşasını ne ettiysem de halen çözmüş değilim?

Arkadaş, adama ya "evet," ya da "hayır" deyin en baştan yaa?... Hayır adam zaten yaşlı, bir gün kalbine inme inecek! Son zamanlarda biz gaz verdikçe bu kendisini müthiş savaşçı "Thor" zannetmeye de başladı ya birde? Elimizdeki Thor da ölüp, çekip gidecek!

Gerçi bizim oraların bir rivayetine göre, Thor içimizden biridir, zaten Giresun’ludur. Bugün yaşasa, nüfus kütüğü Merkez/Aksu Mahallesine kayıtlı olacaktı. Amazonların adada bir savaşçı kadınlar kolonisi, bir uygarlık kurdukları antik zamanlarda, tam da adanın karşı kıyısında Aksu nehrinin denize döküldüğü yerde yaşamıştır aslında bu büyük savaşçı. Kimmerya’lı Conan’dan, Truva’lı Hektor’dan, Teselya’lı Akhilleus’tan dem vuracak kadar ünlüdür, bu yiğit Giresun Uşağı. Zaten eski Yunan, Acem ülkesi, Anadolu dururken İskandinavya’dan da böylesi bir yiğit mi çıkar? Allahın dalgacı-denizci Vikingleri? Siz gidin de yelkenli gemilerinizi sürün, onlarla oynayın! İşte bu kızgınlığıma sebeptir ki; günümüzde İskandinav Mitolojisi onu sahiplenmiştir. Hollywood Sineması peş peşe Thor filmleriyle kahramanımızı Norveç’li olarak tanıtmış, sırtından da çok paralar kazanmışlardır. Hakkımızı helal etmiyorum onlara? Haram-zıkkım olsun! Gerçi bizim Thor abimizin de suçu var bu konuda? Tarihten bize ait, bugünlere kalma bir izi, bir heykeli, ya da ne bileyim kargısı, kalkanı, bir işareti bile yok adamın! Ama ondan bize sadece bir “burun”(!) kalmış şimdilere, onu biliyorum. (İnsan bir kılıcını olsun bırakırdı?)

Güldünüz?... “Burun” da ne ki diyeceksiniz? Açıklayalım.

O devirde Thor, insanüstü bir savaşçı ve bütün Amazon kadınlarının kendisine hayran olacakları kadar çevresinde iz bırakan bir kahramandı… Babayiğitti, çok racon bi adamdı. Yaşadığı devirde, lafının üstüne laf söyleyeni yoktu. Bütün Amazon kadınları aşıktı ona. Hepsi onun için ölebilirlerdi. Fakat bu vahşi, bu feminist savaşçı kadınlar kavminin yaşam tarzlarında erkeklere ait hiçbir şey olmadığı için Thor, onlar açısından ekmeğini kılıcından çıkaran savaşçı bir insan olarak değil, daimi bir düşman olarak görüldü. Fakat bu kindar kavim, yinede ona olan büyük saygıdan dolayı tam da yaşadıkları Giresun Adası Aretias’ın karşısındaki Aksu nehrinin denizle buluştuğu karşı kıyılarındaki buruna ise “Thor Burnu” dediler hep… Dört Bin yıllık bir inanışa ve efsaneye sahiplik eden “Uluslararası Aksu Festivali,” işte tam da bu burunda kutlanıyor günümüzde, her yıl. Yani, bütün bir Giresun’un öyle bildiği adıyla “Tor Burnu’nda.”

Her neyse?... Bu kadar dalga, gavara ve “mit” bize yeter… Esas konumuza geri dönelim biz. Bu konular konuşulurken, eski Yunan İlyada ve Odysseia Destanlarıyla, Kırgız Türklerinin Manas Destanındaki kahramanlıklardan bahseden Derviş Baba bize de kızdı zaten!... Şu iğrenç espriyi yapmıştık çünkü, işte o anlarda;

- Kahramanmanas Destanı mıydı bu anlattığın Baba???

Turizme yeni açılan Giresun Adası’na (Aretias) ilk çıktığınızda sizleri karşılayan bu çağlar öncesi insanları (Derviş Baba ve Zeynalar,) büründükleri kılıkla ve hakikaten gerçeğe çok yakın görsel savaş sanatları gösterileriyle sizi etkiliyorlar. Adanın doğal kalmış ve bozulmamış vahşi ekolojik ve tarihi yapısı ise zaten bu etkiye öncelikli bir yer veriyor.

Bu ada yıllarca üzerindeki Otuz'a yakın vahşi ve doğal ortamında yaşayıp üreyen kuş türüne ev sahipliği yaptığı için insan etkisinden uzak tutuldu. Bir nev'i korumaya alındı yani? Fakat bu yıl Giresun Valiliğinin kararıyla adaya bu tarihi yolculuğun efsanesine de atıfla artık ziyaret için izin verildi. On Binlerce turist adayı gezdi. Antik çağlarda Herkül'ün de peşinde olduğu "Altın Post Efsanesi" yeniden canlandırıldı. Ta, o devirlerdeki mitolojik adı "Aretias" yada "Puga" olan bu adada yaşamış, zamanın insan yiyen vahşi kuşlarını yenmiş ve bu sayede bir kadın savaşçılar kolonisi kurmuş olan Amazonlar tekrardan yad edildi. Ada, bir cazibe merkezi haline geldi. Fakat bu yapılanların içindeki en büyük figürse, tabii ki bizim Derviş Babamızdı.

İşte havanın bozuk olmadığı her gün, günün belli saatlerinde Giresun Limanından kalkan lüks yat sınıfından "Altın Post" isimli tekne misafirlerini buradan alarak güzel bir mavi yolculukla onları Giresun Adasına ulaştırıyor.

Altın Post Efsanesi; hakkında birden çok mitolojik kaynağın bulunduğu mistik, gizem ve bir hayal sarmalı şeklindedir. Efsaneye göre Altın Post; Athamas'ın (aklıma bizim balıkçı "Damas" geldi,) çocukları Phriksos ve Helle'yi sırtına alıp Yunanistan'dan Karadeniz'deki Kolkhis ülkesine kaçıran kanatlı koçun pöstekisidir. Helle Çanakkale Boğazını geçerken denize düşmüş, Phriksos tek başına Kolkhis'e varabilmiştir. Burada Zeus'a kurban edilen koçun postu Aietes'e verilir. Aietes'de bu eşsiz postu Tanrı Ares'e adanmış bir korulukta saklar. (Giresun Adası, Aretias’da)

Yıllar sonra bu altın postu bulmak için Yunanistan'da ne kadar gözü pek savaşçı varsa Priksos'un oğlu ünlü usta Argos'a bir gemi yaptırırlar. Kutsal meşe ağacından yapılma, Elli Beş kürekten oluşan geminin adı, "hızlı" anlamına gelen Argo olup, yolcularına "Argaonutlar" dendi. Bin bir türlü mistik maceralarla en sonunda Giresun Adasına kadar geldiler. Fakat bulmayı umdukları Altın Postu bulamadılar. Oradan da doğudaki Kafkas Dağlarının göründüğü bölgeye kadar gittiler. Bir rivayete göre de Altın Postun, yine aynı gemiyle adadan alınarak Tuna Nehri yoluyla Adriyatik Denizine kadar ulaştığı da söylenir... Bizim Derviş Babanın yorumu ise hepten olağanüstüdür bu konuda;

- Çocuklarım; bu hikaye Antik Yunan şehri Korinthos'ta başlar... Güzel büyücü Medeia'nın iki çocuğu olur. Fakat başındaki bazı belalardan dolayı onların güvenlikleri nedeniyle bu çocukları bulunduğu yerden kaçırması gerekmektedir. Bir gece İkisini birden ayrı iki posta sarar. Ve bilinmeyen bir güç ki, bana göre bu bir uzay gemisidir, (Hahahahaha... O an bir kıyamettir kopuyor Masal'da) onları göğe doğru sürükler. Çocuklardan biri sise, diğeri posta sarılıdır. Sis olanı Çanakkale Boğazında denize düşer! Post olanı bizim buralara kadar ulaşır. Hikayeye bu kadar güldünüz ama yarın gelinde adadaki ormanda, bi de biz arayalım şu altın postu???

(Kahkahalar...)

Derviş Baba, adada tanıştığı İspanyol bir aileye (aradaki bu iletişim ne ile ve nasıl sağlanıyorsa?) “Salvador Dali’ mi deli, yoksa deliler mi Dali???” sorusunu sorabilen bir adam ki!... Gerisini varın siz düşünün? Uçmağa varmasına da zaten çok az kalmış sonucu çıkıyor buradan.

Derviş'in içtiği ilk bira henüz bu etkiyi yapmıştı ki, sonrakileri hesap edemedik zaten biz?... Biten içkilerimizi tazelemesi için Masal'ın delibaş barmeni Çılgın Hayati'ye hep birden seslendik! Zamanının uyku hariç büyük çoğunluğu evlilik hayalleri kurduğu sevgilisine mesaj yazmakla geçen Savsak Hayati, bir uykudan uyanmışçasına döndü- baktı boş boş bize…Sonra da koştu,

- Buyurunnn... Hemen geldim!

Burada Hayati'ye ayrı bir parantez açmak istiyorum... E tabi, müşteri portföyünün büyük çoğunluğu delilikle normallik arasında çok kıldan bir ince çizgide yaşam sürmekte olan bir barın, zikredilen müdavimlerinin böyle olduğu gibi barmeninin de normal olmasını kimse beklemesin?... Hayati de değil zaten!

Gürsel abim; İstanbul ve Ankara'da da örnekleri bulunan ve hakikaten de hem çalıştırılması, hem de uğranılıp misafir olunması bile yürek işi olan (ki; ne mutlu o mekanların misafiri olabilenlere?) Down Cafe tarzını Giresun'da, Masal'da da yapmak istiyor... Bizde sorduk haliyle; "Gürsel abi, bu iş için kaç kişi düşündün?" diye... Cevap verdi kendisi;

- İki Down Sendromlu kardeşimizi alacağız gündüzleri, çalışmaları için... Ne sendromlu olduğunu çözemediğim ama bir de bizim manyak Hayati var, yeter Üç kişi?...

Gülsek mi, ağlasak mı? Ne diyeceğimizi bilemedik... Bu cevapla birlikte Derviş, henüz yeni söylediği şişe beyaz şarabının ilk kadehinin yarısını tam içerken, masamıza pıskırttı!!!

İlginç çocuktur bizim Hayati?... Kimi zaman müşterilerin ayakta bile kaldığı ve neşenin tavan yaptığı zamanlarda bile ansızın bir sırt çantasını giyinip çıkar gider Masal'dan!... Çok uzun zamanlar çözemediğim bir tuhaf durumdur bu? Fakat benim de Hayati'den kalır yanım yoktur. Böyle zamanlarda kimselere sormam işin aslını, bilmeceyi kendim çözeyim diye? Meğerse bu manyak, alkol satışının yasaklanmış olduğu saatlerde nerden buluyorsa bulup da rakı alıp gelirmiş Masal’a?

Geçen akşam buz istedim Hayati'den rakının yanına. Alışkanlığımdır... Buz yokmuş? Gitti, az üst taraftaki komşu işletme Burger King'den buz almaya. Fakat alışkanlık yapmış ya? Hayati baktım yine sırt çantasını giyinip de gidiyor Burger King'e de.. Buzu da az vermişler zaten, bir karton kola bardağı kadar? Gelmiş bana diyor ki;

- Buzu çok idareli kullanalım Murat abim... Kendileri çok değerli bir elementtir!!!

Allah seni bildiği gibi yapsın Hayati… Oğlum, büyüyünce sen ne olcaan ki?

Uzun gecelerin sonuna doğru, masa biraz ferahlasın diye çağırırım bazen onu... İşte; boş tabaklar, gereksiz bardak-çanak masada kalmasın diye?... Hayati, kendinden beklenebilir bir davranış sergileyerek, benim yemeye devam edeceğim şeyleri gelir alır... Dün akşam masayı toplamış; ciğeri-peyniri-kavunu almış, baktım masada sadece kızarmış ekmek öylece duruyor?

İşte şimdiye kadar anlatılan bütün bunlar olurken, Belediyemiz Şehir Tiyatrosunun Genel Sanat Yönetmeni, Üstat Doğan abimiz teşrif etti Masal'a... Kendisi; televizyon dizilerinden Sır Kapısı’nın, Beşinci Boyut’un, cennetteki ak sakallı meleği, aktörüdür. O da bizden yani, melek gibi?... Masadaki muhabbet zirve yaptı. Masal'a gelirken sürekli yanında bulundurduğu küçük mızıkasıyla, bizim Tanzer'in gitarının büyülü notalarına

biraz eşlik ettikten sonraydı, masada uyudu Doğan abi! Derviş gecenin en büyük bombasını sona saklamış. Bir şişe beyaz şarap ve üzerine cila olarak Üçüncü birası biterken;

- Evlatlarım! Biliyor musunuz ki, Pir Sultan Anadolu'ya nerden ve ne şekilde girdi?

Biz durumu, Sultan Alparslan'la falan karıştırdı zannettik ilk başlarda?... "Malazgirt taraflarından” diye cevaplayacaktık ki; öyle değilmiş;

- Pir Sultan Anadolu'ya ilk, Dicle Nehrinden yüzerek girdi... Nehirde yüzerken de çırılçıplaktı!

- Tööbe! Niye Baba yaa? İnsan üzerine bir don olsun giymez mi? Ayıp diil mi?

-Hayır değil!... O bütün kitaplarını ve giysi olarak üzerindekileri bilinçli olarak çıkarıp nehre attı… Yeni bir hayata, bütün kirlerinden arınarak başlamak istediği için?

- Valla iyi düşünmüş Baba, madem bi gün, bunu bizde yapalım?

-Yürüyün lan!... Siz hep soyunsanız da bu saatten sonra sizden bi cacık olmaz! (Bütün masadan kahkahalar...)

Ben daha fazla dayanamadım. Sordum güya en zor soruyu?

-Peki Baba, bu bütün kitapları Dicle'ye attı da, iyimi etti. El yazması canım kitapları? Kim buldu soora bu kitapları? Bütün nehir kitap akmıştır valla?

Derviş, dervişliğini yine yaptı... Bizi derin düşüncelere sevk eden şu deli cevapla;

- Hayır Murat’ım, kitapları kimseler bulamadı... Dicle o gün, başka bir şey de akmadı?... Mürekkep aktı!

Sen gel de şimdi, çık işin içinden?..

Derviş ardından da, en sevdiği şarkıyı mırıldandı usulca;

Zahid bi/ziiiiiiiiii tan eyleeeeme, hay hay!

Hak is/min o/kur dilimiz ey canım, eeey caaanım

Hak iiismiiin okur dilimiz eyvallah, heeeeey hey dost.

Sakın ef/saaaaaa/ne söyleeeme, hay hay!

Hazrete va/rır yolumuz heeeeey canım, heeey caanım

Hazrete varır yolumuz eyvallah, heeeey hey dost.

Bu güzel notaları duyan Doğan abi, o her zamanki tilki uykusundan uyanıp, hemen mızıkası ile ona eşlik etmeye çalıştı. Yanımıza tam da o anlarda uğramış bulunan üstadımız, pirimiz Udi Ahmet abimizse bu müzik katliamına daha fazla dayanamayarak kalktı gitti masadan. O kendine has, bir iki kaş-göz-ağız hareketiyle de. Durumu anlayan Derviş, mızıkanın fon müziği eşliğinde, türkünün geri kalanına şiir şeklinde devam etti;

Sayılmayız parmağ ile

Tükenmeyiz kırmağ ile

Taşramızdan sormağ ile

Kimse bilmez ahvalimiz.

Erenlerin çoktur yolu

Cümlesine dedik beli

Gören bizi sanar deli

Usludan yeğdir delimiz.

Doçentlik tezini zaten Masal'da yazmış olan Sevgili Ahmet Hocamız, o her daim yanından ayırmadığı çantasından kağıt ve kalemini çıkardı usulca... Bir şeyleri yazmaya başladı. Çok şeyler de yakaladı, bu geceye ait zannımca?

Ben kendisinin "bu deli nüfusu içinde" daha çok büyük tezler, ve dünya edebiyatına damga vuracak çok önemli makalelere imza atacağı inancındayım. İnşallah Profesörlük payesini de hep birlikte Masal'da kutlarız.

Artık gecenin sonuydu... Locamızda yeniden mışıl mışıl bir uykuya dalan Doğan abimize, şöylesi laflarla takıldı millet;

- Doğan abi, gecen heyre galsın!

- Tünaydın Baba, sabahı da geçtik, öğlen oldu saat???

- Herkes gitti! Doğan abi kalıyo mu?

Çılgın Barmen Hayati;

- Doğan abi uyan uyan? Kış geldiii!... Haydi!!!

Hep beraber Masal'ın kapısını kapattık... Kendimizi, bu dünyanın denize doğru akan en güzel ve en şaşaalı caddesinin " Gazi Caddesinin" renkli ışıklarının sarhoşluğuna bıraktık.

Yarın günlerden 30 Ağustos'tu... Büyük kurtarıcıyı o andan içimizde hissettik. Sabaha karşı çok geç saat caddede kimsecikler yoktu. Sloganımızı içimizde tutmadık. Haykırdık!

-Mustafa Kemal'in askerle-ri-yiz!

Bu yazı toplam 957 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Haberler Ankara | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 545 221 98 97 | Faks : 0 850 303 80 36 | Haber Scripti: CM Bilişim