• BIST 107.700
  • Altın 143,961
  • Dolar 3,5286
  • Euro 4,1426
  • Ankara 22 °C
  • İstanbul 23 °C
  • İzmir 26 °C

MÜZEDE KISA DEVRE

Murat Akyol

Çok sorulan sorulardandır… Zaman zaman şu soruyu sorar insanlar biri birlerine?... “Bu dünyaya yeniden gelsen, hangi mesleği seçerdin?”

Çok popüler bazı meslekler, cevaplarda eminim ki başı çekecektir hemen… Kimi insan doktor, kimi, mühendis, kimi mimar yada bu türde iyi meslek guruplarını tercih edecektir. Belki kimileri iyi ve başarılı bir sporcu olmak isteyecektir. Belki de sanat camialarının popüler bir sanatçısı? Kimileri daha bir idealisttir. Dünyayı değiştirebilecek bir şeyin peşinde olurlar. Çok büyük makamlar, mevkiler gibi. Kimi daha mütevazi olur? Uluslar arası yollarda tır şoförü olmak ister kimileri. Sebebiyse şudur; özgürlüklere en yakın, birilerine bağlı yaşamaktan en uzak olmak. Yollarla yarenlik etmek kısacası.

Ben daha bir mütevaziyim bu konuda… Ne doktor, ne avukat… Ne bakan, ne başbakan ne de en popüler sanatçı veya sporcu olmak isterim ben!... Ben sadece “Antik çağlarda” yaşayıp, bir elinde murcu, diğerinde çekici ile muhteşem mermer heykellere can veren bir mermer ustası olabilmeyi isterim… Arta kalan zamanlarda da, şiirler yazan bir heykelci.

Sadece, bu öykünün yazılmasına sebep mesleklerden de birine sahip olmak istemezdim ama? Sadece “bekçi” olmak istemezdim… Allah korusun! Hele de bir müze bekçisi…

(Biz) tarafından bir müze bekçisinin başına gelenleri okuduktan sonra ne demek istediğimi az sonra anlayacaksınız.

Güzel ülkemiz binlerce yıllık tarihi ile bilenler ve ilgilenenler için bütün dünyada göz kamaştırır. Biz kendi değerlerimize ve elimizde olanlara genelde burun kıvırdığımız için çok değer vermeyiz bu tür üstün yanlarımıza. Fakat yinede, babamızdan kalmış gibi binlerce yıllık bir tarihe ev sahipliği yapmış bu toprakların üzerinde otururuz da; geçmişimize, öncemize daha da doğrusu düne gereken saygıyı asla göstermeyiz. Merak etmeyiz tarihimizi? Aslında çok önemli bir şeyi de unutarak. “Dününü bilmeyenin, yarını da olmaz!” gerçeğini.

Burada örnek alınabilecek etkileyici bir anımı yazmak isterim.

Yıllar önce yolum, Anadolu Medeniyetleri Müzesine düştü… Dünyanın, içinde bulunan eserleri bakımından en prestijli müzesine. Dünya müzelerinin gözbebeğine.

Gözlerimle gördüm ki; eğer bu dünyada yeni bir tarih sil baştan yeniden yazılacaksa, onu aramak için başka yerlere gitmeye falan hiç gerek yok!... Gidin Ankara İçkale’ye, medeniyetin “insan” tarafından nasıl inşa edildiğini, ta en başından örnekleriyle görün?

Güzel ve güneşli bir Sonbahar günü bende gittim. Dünyanın çeşitli milletlerinden guruplar halinde akın akın gelen insanlar vardı bu harika müzeye. Olağanüstü eserlerin, paha biçilemez görsel örneklerin sergilendiği bu yerin, dünya müzeciliğinde boş yere bir çekim ve cazibe merkezi olmadığını içine girince anladım.

Portekiz’lisinden, İspanyolundan, Fransızından tutunda; Japon’u, Çin’lisi, Amerika’lısı, Meksika’lısına kadar dünya milletlerinden guruplar ve kafileler var burada… Her birinin başında da o dile hakim bir Türk rehber açıklama ve bilgilendirmeler yapıyor. Gelen konuklar o kadar dikkatle ve ilgiyle takip ediyorlar ki olayı, şaşarsınız? Ama şimdi sıkı durun! Tüm dünyada bu kadar ilgi çeken bir yerde acaba “Türk” olarak bizden kaç kişi var dersiniz?... Cevap veriyorum, az önce bahsi geçen görevli turist rehberleri hariç Bir kişi!... O da benim zaten. Saatlerce burada bulunmama rağmen bir tek Allah’ın kulu Türk’e rastlamadan, Türkçe tek kelime duymadan gün bitti o gün.

Ana fikir: Bence biz (millet olarak) ne geçmişimize sahip çıkan bir millet sayılırız, (kişi olarak) ne de bu dünyaya ait bir “dünya vatandaşı?” Biz başka bir kavme mensubuz. (Hiç haddim olmayarak) milletçe içine düştüğümüz durumumuzu adlandırıyorum: “Bugüne kadar boş vermişler, bundan sonrada boş verecekler kavmi!”

Fakat yaşadığım bu hayal kırıklığı, hangi kavme mensup olduğumuz konusundaki derin araştırmalarıma sekte vurmadı elbet… Aksine beni daha bir kamçıladı. Ve sonrasında o rüzgar beni yine muhteşem bir müzeye, Afyon Arkeoloji Müzesi’ne attı. Doğal olarak her müzede olduğu gibi burada da tarih sever (?) milletimden “Türk” olarak kimsecikler yok! İşin daha doğrusu bu sefer tek bir tane turist bile yok! İn cin top oynuyor kısacası. Müzeye giderken, bin bir uğraş ve yalvar yakarla ben yanıma kaynım Mustafa’yı alabildim zorla.

Bir Pazar gününün erken saatlerinde Afyon Müzesi’ndeyiz… Müze görevlisi bekçi, güler yüzü ile karşıladı bizi kapıda. Merhabalaştık. Onun bize “hoş geldiniz” dediği anda Mustafa ile aramızda bir konuyu konuşuyorduk hararetle. Müzenin duvarlarının sağlamlığı, ebatları, kamera sistemleri, ve binanın fiziki durumu hakkında.

Ben, dikkatli adamımdır. Halden, tavırdan anlarım. Ancak görevli bekçinin ta o ilk andan sonra bize karşı tavrı değişti. Yüzü bir anda asıldı. Bizi daha bir dikkatlice, alıcı gözle ve şüphe içinde süzdü. Bu dakikadan sonra daha da bir ciddiyet takındı kendileri. Bekçinin ilk dikkatini çeken ve bizimle birlikte peşimiz sıra takibini sağlayan gelişmenin ne olduğu hakkında başkada bir fikrim yok. Fakat gördüğüm ve bildiğim bir şey varsa, o da “sanki bu müzeyi daha önce biz soymaya kalkmışız” gibisinden bir şüphenin varlığı oldu. Bizi daha önce olmuş olan, kötü bir olaydaki kişilere mi benzetti acep?...

Durum bu merkezdeyken, ilk falsoda bizim Mustafa’dan geldi zaten… Mustafa adama, kamera sistemlerinin çalışıp çalışmadığını sordu! Bekçi, ters ters baktı yüzümüze. Hele hele büyük salona girdiğimizde ve bekçi peşimizdeyken, Mustafa’nın dünyaca ünlü bu heykeller, mozoleler, lahitler, altın ve gümüş sikkeler dururken yalnızca tepemizde duran kameralarla ilgilenmesi, bizi tamamıyla şüpheli durumuna soktu. Ben bu durumu görünce, sanki gerçektende hırsızmışız gibi uyardım Mustafa’yı. “Ulan manyak,

arada heykellere de bir göz at! Adam iyice şüphelendi bizden!” deyiverdim. Mustafa ağzını hafifçe iki yana çekip, büyükçe ve çok güzel mermer bir aslan heykelinin yelelerini sevdi, bekçiye de bakıp gülümseyerek.

Manyaklık sınır ve limit tanır mı?... Kısa bir zaman sonra ben az ilerideki muhteşem mermer lahitlere doğru yönelmiştim ki; Mustafa kırabileceği potların en büyüğünü kırdı!... Biz bu hallerdeyken ve bütün şüpheleri bir güzel üzerimize çekmişken bekçiye şu olmaz olası, saçma sapan soruyu da sordu. “Burası daha önce kaç kez soyuldu?”

- (Hiddetle) 28!!!...

Demesini çok bekledim ben bekçinin… Adam bir şey demeyip, bir sayıda vermedi sinirden.

A benim, bu zaman kadarki ömründe merak edip de bir müzeye ayak basmamış, bu tür kültürel faaliyetler özürlü kayınçom?... A benim, aslında gönlü çok güzel ama bir paratoner gibi etraftaki bütün aksi elektrikleri üstümüze çeken, içinde olduğumuz o günle alakasız müze gezisi arkadaşım? Gariban bir müze bekçisinin bile bizim gibi namuslu vatandaşlardan böylesine şüphelenmesi durumunu nasıl oldu da sağladın sen? Nasıl da başardın bir anda bunu?

Gerçi tek bunu başarsaydı iyiydi? Az sonra bilmeden dayandığı büyükçe bir antik bronz kazanda büyük bir gürültüyle üç-beş metre ileriye doğru tangır tungur devrilmez mi?... Ben artık bugünün nerede ve nasıl biteceğini kestiremez oldum. Allah’tan düşen şey kırılmayacak bir malzemeydi de bir şey olmadı? Sadece eğildi birazcık! Yoksa, cam olsa, çini olsa, taştan- mermerden bir şey olsa, variyeti satsak ödeyemezdik valla! Bekçinin çok dik bakışları eşliğinde, kazanı üçümüz birden, hep beraber ve zorla yerine koyduk… Ben Mustafa’ya tek kelimeyle ve kısaca, sadece “yuh!” dedim.

Oradan hemen uzaklaştık. Az ileride bir köşede, yerde mermerden yapılma ve hakikaten canlı gibi duran bir insan başı var… Saçlı, sakallı, yaşlı bir şey. Çok güzel ve ustaca yapılmış bir büst bu. Düşündüm düşündüm, bir türlü kim olduğunu bulamadım. Oysa bu adamın adı o kadarda dilimin ucunda ki? Çok iyi tanıdığım birisi bu. O an içimden geçenleri demek ki biraz sesli düşünmüşüm “ha bu adamı ben bi yerden tanıyorum ama nerden?” der demezde Mustafa’yı bir kahkahadır aldı. Sinirleri boşaldı resmen? Bende güldüm bu duruma. Duvarlar çınladı resmen! Bekçi bize pis pis baktı yine… Takibe devam etti.

Aslında o ismi dilimin ucunda olan büst, Sezar’a aitmiş. Bunu da dönüşte çok sevdiğim ve tekrar tekrar defalarca izlediğim “Gladyatör” filmini bir kez daha izleyince tesadüfen hatırladım. Afyon Müzesi’nde gördüğüm büstle aynısı, birkaç ayrı sahnede birden var bu filmde.

Biz yine müzedeki gezimize geri dönelim… Altın paralar, takılar, sikkelerin olduğu bölümdeki loş ışıklar, biz o tarafa yaklaşınca yerini çokça aydınlığa bıraktı bekçi tarafından. Bütün ışıkları yandı müzenin. Adam bizden bir kere kıllandı ya, alınabilecek her önlemi almaya başladı artık. Az sonra bize günün büyük sürprizini de yaparak!

Biz o güzelim altın takıları cam muhafazalarında hayranlıkla seyrederken, içeri bir anda baskın yaparmış gibi bir deste sayıda polis girdi! “Ula ne oluyoruz?” dedim ben

Mustafa’ya… O an durumdan bir şey anlayamadık ama gözlerim bekçiyi takip etti nedense? Baktım ki; o da çaktırmadan kaş göz hareketleri ile bizi işaret ediyor polislere.

Ben içimden “kaçakçı değiliz göçekci değiliz, dur bakalım ne olacak bu işin sonu?” demeye kalmadan da gelen polisler bizim Mustafa’ya “Ooooo merhaba müdürüm, nasılsınız? Okul nasıl gidiyor?” gibisinden sorular sormaya başlamazlar mı? Bunlar, sıra ile öpüşürken falan.

Meğer gelen memur arkadaşların çoğu, Mustafa’nın müdürlüğünü yaptığı okulun velileriymiş. Baktım, hepside iyi tanıyorlar onu ve samimiler. Misafir olduğum için beni de tanıştırdı Mustafa hepsiyle. Bekçi renkten renge girdi. Utancından ezilip büzüldü.

Birazda öğrencilerden ve okuldan bahsettikten sonra müzedeki işin aslı, polisler tarafından bekçiye sorulan soruyla ortaya çıktı. “Hayırdır, neden çağrı yaptınız?” sorusuna bekçi, mahcup ve utangaç hallerle kem küm etti önce. Anlaşıldı ki, bizden en başından beri şüphelenip sabah sabah başka da bir ziyaretçisi de olmayan bu yerin biz tarafından soyulacağını zannederek fark etmediğimiz bir anda çağrı yapmış polislere. Ben bu anların, Mustafa’nın altın takı teşhir edilen kalın cam muhafaza kapaklarını “bakalım ne kadar sağlammış?” diye zorladığı anlarda olduğunu zannediyorum? Hatların koptuğu an, garanti o andır. Adam haklı.

Sonrasında; “Müdür beyden ve misafirinden başka burada kimse yok ki? Bizi neden müzeye çağırdın kardeşim?” sorusu tekrar soruldu polislerce... Bekçide yalanı uydurdu.

- Bu arkadaşlar hiç şüphelenilecek arkadaşlar mı Amirim Alla seversen?... Siz gelmeden önce ne kadarda güzel geziyorlardı buraları? Tarihle de çok ilgililer. Müzenin güvenlik sistemi eskidi. Alarm kısa devre yapmıştır bence?...

Afyon’dan dönüş yolunda otobüste, gariban bekçinin hallerini ve sakallı mermer büstün kime ait olduğunu düşündüm durdum… Büstü ilk gördüğüm andaki şaşkın halimle o an kurduğum anlamsız cümleye ne çok güldüğümüzü de hatırlayıp.

Bu yazı toplam 889 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Haberler Ankara | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 545 221 98 97 | Faks : 0 850 303 80 36 | Haber Scripti: CM Bilişim