• BIST 107.700
  • Altın 143,977
  • Dolar 3,5286
  • Euro 4,1426
  • Ankara 25 °C
  • İstanbul 25 °C
  • İzmir 31 °C

RUS KARASULARINDA BALIK AVI

Murat Akyol

Tevekkeli değil, delilik içimize işlemiş bizim… Hem de her daim… Risk almamız lazım, bize heyecan lazım. Yoksa mutlu olamayız bu hayatta. Hem de öyle bir risk olmalı ki bu, iki farklı ülkeyi karşı karşıya getirip diplomatik kriz bile çıkarmalı!... Savaş rüzgarları esmeli. Alarmlar kırmızıya dönmeli. Tıpkı, Kardak krizinde olduğu gibi?           

Gerçi orada, üzerinde canlı yaşamayan bir kara parçası için mücadele etmiştik Yunanlı dostlarımızla ama olsun, sonuçta bu gurur meselesini kahraman askerlerimizin gözü pekliği ve geri adım atmamaları sayesinde kazanmıştık. En sonunda ortada bir kayalıkta olsa bir kara parçası vardı ve şanlı Türk Bayrağı oraya yeniden dikildi.          

Bizim yüzümüzden; Türkiye Cumhuriyeti ile Rusya’yı Karadeniz’de karşı karşıya getiren olaysa, bir kara yada kara parçası yüzünden olmadı  maalesef? “Palamut” yüzünden oldu!... Evet evet, doğru okudunuz? Bildiğiniz, balık yüzünden… Palamut balığı!

Palamut; ortalama 25-30 cm. boyunda, küçüğüne “çingene” büyüğüne “torik” denilen lezzetli bir tuzlu su balığıdır. Derya gülüdür, denizlerin kuzusudur. Keşke olmaz olaydı?... Gerçi; tavası da, buğulaması da çok güzel olur ama en güzel ızgarası olur.            

Bu kadar izahattan, diplomatik durumlardan ve balık tariflerinden sonra gelgelelim biz esas konumuza.      

*          *          *      

Güzel bir Ağustos güneşi altında, sıcak bir öğlen sonrası… Can dost “Apdula Mülayim”  ile balığa çıkmak için son hazırlıklarımızı tamamladık. Kayık, Apo’nun babasının…. Gerçi biz öyle biliyoruz ama aslında bu kayık babadan kalma bile sayılmaz, bildiğiniz ata-dede yadigarı. Bizim oralarda balıkçıların “sürütme” dedikleri palamut avına çıkıyoruz. Bir tek kalın ve sağlam misinanın ucunda tam 60 adet olta bağlı. Şansımız yaver giderse, 60 tane iri palamutla dönmekte var geriye, yada eli boş dönmekte?… Depoya yeterli mazot konuldu. Mazottan sonra bize en lazım sarf malzemesi nevale olarak, pratik ve kolay içimli olması sebebiyle “bira” tercih edilmişti, kasa işi olarak tekneye o da yüklendi. Şimdi demir alma zamanıdır limandan.            

Bir kayık düşünün?... Boyu 5 metre. Yaşını bilen yok! Yılların yorgunluğu gövdesine yansımış. Zaten ana kasnak hariç, kayığın içinde başka bir yere de basamıyorsunuz normalde. Kayığın içinde “sünnet çocukları” gibi gezebiliyorsunuz ancak! Şayet bunu yapmazsanız, ayağınız çürümüş gövdeden direk denize giriyor. Yani, ha kayıktasınız ha denizin içinde, çokta bir farkı yok anlayacağınız? Çünkü kayık zaten su içinde! Bir kişinin sürekli olarak maşrapaya benzer bir kova yardımıyla su tahliyesi yapması gerekiyor. Bu yüzden bu tekneyle uzun zamanlardır asla tek kişi denize açılmıyormuş? Biz, “Ya kısmet, ya bismillah!” deyip ayrılıyoruz, sadece 4-5 kayığın bağlı olduğu Keşap ilçemizin şirin sahil köyü, Düzköy kıyılarından.      

Bahsedilen o küçücük balıkçı barınağından çıkıldı, denizlerin en haşinlerinden olan Karadeniz sularına. Hava çok güzel, açık ve güneşli. Denizse durgun, çarşaf gibi. Ben, esastan bir kaptan edasıyla dümendeyim. Apo, kayıkta yıllardır eksilmeyen suyu tahliye görevinde. Ben ayrıca “balık vururda, haberimiz olmaz” düşüncesiyle sürütmenin misinasını omzumdan aşağı saldım. Ağırlık olursa, hissedeyim düşüncesiyle.

(Her birinin adı aynı ve “Karadeniz” olması şartıyla) o deniz senin, bu deniz benim epeyce yol  kat ettik. Hatta o kadar yol yapmışız ki, bir ara birayı tazelemek için elimi kasaya attığımda kasanın boş şişelerle dolu olduğunu görünce anladım ben, zamanın nasılda su gibi akıp da geçtiğini. Ama görünürde bir tek balık bile yok! Bu tarz bir balık avında, oltalara balık saldırana kadar motora yol vermek gerekiyor. Bizler tam; “Zaten sürüden bir tek balığın takılması yetiyor oltaya, diğerleri de onu takip eder nasılsa?” gibi iyimserlik dolu cümlelerle kendimizi avutuyorduk ki?...

 “Allahım, Allahım!... Buda neydi? Nereye gidiyoruz?” demeye fırsat bile kalmadı. Zaten kıyıdan çok çok uzaklarda, balık peşinde ve sürekli kuzeye doğru yol alan teknemizi, bilinmeyen bir güç uçurmaya başladı! O an Apdula Mülayim sevinç içinde ayağa kalktı ve Romanların o çok bilinen  absürt oyununu, müziğiyle ve ritminin de  hakkını vererek oynamaya başladı!

                                    -          Atmııııışşş!...

                                    -          Yetmiişşşş!

                                    -          Sekseeeen!

                                    -          Doksaaaaaaaaan!

                                    -          Yüüüz!          

Bu aslında, bir şifre şarkıydı… Ben hemen anladım. Şarkının başındaki ilk rakam, teknenin altında “altmıııış!” adet derya kuzusu palamut olduğunu gösteriyordu demek ki?... Apo bir ara çok çevik bir hareketle ve yılların denizcisiymiş gibi davranıp durumu bakmak için kayığın altına doğru yattı… Fakat zafer sarhoşluğundan olacak, küçücük güvertemize dökülen biranın da yol açtığı kayganlıktan az kalsın denize düşüyordu!... Neyse ki, topladı kendini. İyi haberi bana bir kez daha vererek:

                                       -          Atmıııııışşşş!                                                             

 *          *           *

 İşte en acı sürpriz, nereden olduysa tam da işte oracıkta karşımıza çıktı! Bir an için ikimizde donakaldık! Görmez olaydık?... Bakmaz olaydık?... Bir de baktık ki, karşımızda gri renkli ve üzerinde topu-tüfeği olan koskocaman bir askeri hücumbot!...        

Ben önce gemiyi bizden sandım?... Kıyının, hiç görünmediği kadar uzakta ve Karadeniz’in orta yerinde (palamut sevdasından hemen hemen koca denizi ortalamışken) kahraman Türk askerimizi buralarda da görmek sevindirdi bizleri… O her zaman ki güleçliğimizle el salladık biz önce askerlerimize. Yanaştık… Yanaştık… Daha da yanaştık. Ben, sanki Orduevi denetleyen bir komutan edasıyla da kestim raconu;

                                           -           Merhaba asker!...         

                                                       Fakat karşıdan (sert bir) :

                                            -          Sağoolll!!!...

                                                       Beklerken, adamların karşılığı şu oldu:

                                            -          Voon! (Defolun!)

                                            -          Paşli von!... Gryazniye ribaçki!!! (Defolun gidin!... Pis balıkçılar!!!)           

                                            -          Voon! (Defolun!...)

                                             -          İ pabıstryeye! (Çabuk!)

                                             -          İ pabıstryeye  ubiraytyes’iz naşıh vod!!! (Çabuk çıkın sularımızdan!!!)

Arkadaş, biz nasıl bir olayın içine düştük yaa?...  Resmen dumura uğradık! Şu anda tam olarak bu olayın neresindeyiz? Bu bir rüya desem rüya değil? Hadi olsa bile, bu nasıl bir rüyadır?... Kırk yıl düşünsem aklıma gelmeyecek bir hal bu! Bunlar Rus… Biz nerdeyiz!

Gemilerinde top var!... Tüfek var!... Adamların hepsi de baştan aşağı silahlı! Keşke oracıkta bizi çekip vursalardı daha iyiydi. Bir gemi dolusu Rus askerine rezil olduk! "Pis bir balıkçı" olduk onların gözlerinde. Gururumuz zedelendi ve en kötüsü de, belli ki sınır ihlali yapan uluslar arası suçlu durumuna düştük birdenbire! Ya, uluslar arası mahkemelere düşersek?... Ya, cennet vatanımızdan uzaklarda hapislerde yıllarca çürürsek?... Ya yurdumuza bir daha geri dönemezsek?

Ama ben tanırım kendimi… Sorun, yerelde olsa uluslar arası da olsa bir “B Planım” her zaman vardır benim.

Baktım ki, 60 adet iri palamudun çekerek bizi resmen uçurduğu ve suçlu durumuna düşürdüğü bir ortamın içindeyiz? Hemen yanı başımda duran malzeme kutusundan bıçağı kapmak suretiyle, 60 adet palamudun bizle ve Rus Ordusuyla sorunlara neden olan o uğursuz bağını kopardım!... Kestim attım misinayı…

Teknemiz çok ağır bir yükten kurtuldu o an… Sanki özgürlüğüne yeniden kavuştu. Ben dümene yeniden hakim oldum. Rusların havaya açtıkları taciz ateşi ve üstleriyle yapmış oldukları sinirli telsiz görüşmelerini öfkeyle izleyerek gayet vakur ama cesurca, bilmeden girdiğimiz Rus karasularını terk ettik. Geri döndük, her horozun kendi çöplüğünde öttüğünü de unutmadan. Zaten bunu açıklarcasına, Apo onlara gereken el-kol hareketlerini, jest ve mimikleri de büyük bir zevkle gösterdi, biz tam da geriye dönerken!          

 *          *          *

En içten kahkahalarla… Gözlerimizden yaş gelircesine kadar güldük dönüş yolunda, koca kasanın dibinde son kalan iki şişe birayı da afiyetle içerken. Balık bahaneydi zaten aslında bize. İçki şahane! Yeniden kendi sahillerimize vardığımızda, Apo halen aynı şarkıyı kahkahalar eşliğinde, defalarca yine söylüyordu.

                                                      -          Atmıııış!...

                                                      -          Yetmiiiiiş!...

Yalnız birde, o günün akşamında isimlerimiz verilmeden bizim ulusal televizyonların ana haber bültenlerine de çıkmışız biz… Moskova, Ankara’ya notamı vermiş ne?...

Habere göre, şunlara sebepmiş verilen nota:

"Yunanistan’la aramızda yıllardır süregelen “it dalaşı” şimdi de Karadeniz’e sıçradı!... Bugün öğlen saatlerinde sarhoş iki Türk balıkçısı, Rus karasularını ihlal etti. Ancak teknelerinin anlaşılamaz bir süratte olduğu bildirilen bu kişiler, yakalanamadı. Balıkçıların Rus askerlerine yaptığı ve bugüne kadar eşi benzeri görülmemiş el-kol hareketleri ise uluslar arası bir krize sebep oldu. Moskova, bu durumdan doğan rahatsızlığını Ankara’ya iletti.”

Bu yazı toplam 959 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Haberler Ankara | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 545 221 98 97 | Faks : 0 850 303 80 36 | Haber Scripti: CM Bilişim