• BIST 107.041
  • Altın 143,530
  • Dolar 3,5635
  • Euro 4,1526
  • Ankara 15 °C
  • İstanbul 24 °C
  • İzmir 22 °C

SON/GÜL

Yunus Karaçöl

Songül annesinin kollarında başını kaldırıp son kez Fırat nehrine baktı.

“Anne ne kadar güzel, berrak bir su değil mi? Bizim köyde neden böyle su yok? Ne kadar güzel akıyor, huzur verici…”

Annesi kızının konuşmalarına sadece ağlıyordu. İçi paramparça oluyordu. Doktorun söylediği sözler kulağında çınladıkça yüreğini parçalanıyordu: “Milyonda bir kişide görülen akciğer hipertansiyonuna yakalanmış.” Daha ilkokul çağındaki kızının gözünün önünde eriyip gitmesi onu perperişan ediyordu. Songül’ü bir anda büyük bir öksürük tuttu, öksürdü, öksürdü kan kustu, sonra nefesi daraldı ve annesinin kollarında gözlerini dünyaya yumdu. Sanki bir anda bütün evren karardı, Son/gül de soldu, gitti… Babası olduğu yerde dondu kaldı. Annesi ölen kızına sarılarak:

“Tutun hayata. Songül bırakma kendini ne olur kızım. Önünde daha çooook uzun yıllar olmalı Songül, pes etmemelisin, tutunmalısın hayata, yenmelisin bunu. Hadi Songül, Hadi yakma yüreğimizi.”

Deyip gözyaşlarına boğuldu.

Songül on bir kardeşli bir ailenin en küçük, en bahtsız kızıydı. Onunla pek kimse ilgilenmiyordu. Zaten bu kadar kalabalık bir ailenin içinde fark edilmek de zordu. Herkes bir şeylerle meşgul oluyordu. Kimi tarlaya gidiyor, kimi davarlarla uğraşıyordu. Babası mizacı sert biriydi. Hiçbir evladına şefkatli davranmazdı, ya da onlara bu şefkatini belli eden bir baba değildi. Ama annesi her bir yavrusunu aynı şekilde ayrı ayrı eşit olarak seviyor, kollamaya çalışıyordu. Ne de olsa o bir anneydi, merhamet doluydu… Songül iki odalı bir evde kardeşleri, anne ve babasıyla yaşama tutunmaya çalışıyordu. Her şeye rağmen mutluydu da. Ta ki nefes darlığı ve öksürük yakasını tutana kadar. Annesi kızının bu durumunu kısa sürede fark etti. Kocasına bu durumu söyledi ama kocası “üşütmüştür, bir şey olmaz, ver bir ağır kesici, sıcak bir çorba, geçer, ölmez ya!” diyerek geçiştirmişti. Günler geçtikçe bu öksürük şiddetini daha da artırdı. Artık Songül sadece öksürmüyor kan kusuyordu. Sık sık da bayılıyordu. En sonunda zavallı kadın kızının durumuna isyan edince kocası mecbur kaldı. Eşini ve kızını alıp Gaziantep merkezde bulunan Şehit Kâmil Devlet Hastanesi’ne götürdü. Doktor, Songül’ü muayene ettikten sonra ailesine bu durumun ne zaman başladığı sordu. Cevabı aldıktan sonra durumun tam olarak anlamak için birkaç test yapacağını, bundan dolayı birkaç gün hastanede kalmaları gerektiğini söyledi. Songül’ün babası işleri dolayısıyla karısını ve kızını hastanede bırakarak köye döndü. Kızının başında her zamanki gibi yine vefalı annesi vardı.

Songül ömründe ilk defa böyle bir yere gelmişti. İlk defa köyünün dışında da yerlerin olduğu gördü. Önceleri onun dünyası sadece köyünden ibaretti. Şimdi hayal dünyası biraz daha genişlemişti. O da ilerde böyle büyük bir şehirde yaşamak istiyordu. Hastane odasının kokusunu hiç sevmedi. Etrafına baktı. Yanındaki yatakta ondan birkaç yaş büyük bir çocuk yatıyordu. Onun başında da annesi vardı. Birkaç dakika sonra içeriye doktor geldi. Hastalığın ne olduğunu anlamaları için tanı, tedavi ve önleme süreçlerini uygulayacağı söyledi. Bunun için onları ilk önce göğüs röntgeni çektirmeye yolladı. Daha sonra elektrokardiyograma (EKG) yönlendirdi. Kalbin elektrik aktivesini öğrenmek için bunu da yaptılar. Songül annesinin kucağından o odadan çıkıp başka odaya, o aletten çıkıp başka alete giriyordu. Ne olduğuna bir türlü anlam veremiyordu. ‘Neden bu kadar çok ilgileniyorlar ki benimle ben sadece üşüttüm’, diye düşünüyordu. Birkaç testten daha geçtikten sonra doktor onları odalarına dönmelerini, raporlar çıktıktan sonra onlarla konuşacağını söyledi. Raporlar ertesi gün ancak çıkacaktı.

Songül çok kardeşli bir ailede doğduğu için hiç okula gitmemişti. Gerçi köyde doğru dürüst muallim bulunmazdı. Aile durumu iyi olan talebeler kasabadaki mekteplere giderlerdi. Ama o ne mektep ne de muallim yüzü görmüştü. İyileştikten sonra mektebe gitmeyi çok istiyordu. Gerçi bir kere babasına bunu söylemişti. Babası kızıp ona sille atmıştı. Bundan dolayı babasından çok çekiniyor ve korkuyordu. Tek sığınağı annesiydi. Hastane odası ne kadar ilaç koksa da ne kadar boğucu olsa da Songül burada az çok mutluydu. Çünkü bulunduğu yer sıcacıktı. Ayrıca yatağı da ilk kez sadece ona aitti, bu onun için çok şey demekti. Yorganı üstünden zorla çeken kardeşleri de yoktu. Ama içini gene de bir kara bulut sarmıştı. Yüreğinin kıyısına yağmur yağacak gibiydi. Yağmur bereketti onun için ama o artık yağmuru değil, güneşli günleri görmek istiyordu. Annesi orada bulunan kadınlarla sohbete daldı. Kadının çocuğu mışıl mışıl uyumuştu. Ama Songül uyumak istemiyordu. Uyuduğunda bir daha kalkamayacağını sanıyordu. Ne kadar dirense de sonunda gözleri uykuya teslim oldu. İki kadın da uzun uzun sohbet etmeye devam ettiler. Hastane personeli akşam yemeğini dağıttı. O iki şefkat timsali güzel anne beraber yemek yiyip evlatlarının başlarına döndüler. Sabaha kadar gözlerini bir an olsun kırpmadan öylece hasta çocuklarının başını beklediler. Öğlene doğru Doktor, Songül’ün annesini yanına çağırttı. Ona raporların sonucunu üzgün bir şekilde şöyle anlattı.

“Kızınızın raporlarına baktım. Ne yazık ki kızınız Primer pulmoner hipertansiyon hastalığına yakalanmış.”

Kadın doktorun söylediği bu sözlerden hiçbir şey anlamadı. Doktorun yüzüne boş boş bakınca doktor bilimsel dilden anlatmayı bıraktı ve ona;

“Songül Akciğer hipertansiyonu yakalanmış. Bu hastalık milyonda bir görülen bir hastalık; akciğerlerin, kalbin pompalayıp gönderdiği kanı kabul etmemesi sonucu oluşuyor. Bu hastalığın sebebi modern tıpta belirlenmiş değil. Bu hastalık nefes darlığı, yorgunluk, öksürük, göğüs ağrısından şikâyet ile başlıyor. Ne yazık ki ilerleyen dönemlerde ise hasta aniden hayatını kaybediyor. Türkiye’de yaklaşık böyle 70 hasta bulunuyor. Tedavisi yok, ama Allah’tan ümit kesilmez gene de…”

Doktorun söylediği sözler hançer olup kadının ciğerine saplanıyordu. Bir anda başı döndü ve olduğu yere yığılıverdi. Doktor hemen müdahale etti. Kadın kendine geldiğinde başı çatlayacak gibiydi. Doktor ona kendisini toparlamasını çocuğuna moral vermesi gerektiğini söyledi.

“Siz böyle yaparsanız çocuğa nasıl destek olup moral vereceksiniz. Onu alıp köye götürün. Temiz havada kalması ona daha faydalı olacaktır.”

Kadın kendini biraz toparladı. Bu arada Songül’ün babası da hastaneye geldi. Oda gerçekleri karısından öğrendi. Ailenin morali altüst oldu. Karı koca kendini biraz toparlayıp kızının yanına gittiler. Songül uyanmıştı. Babasını da görünce mutlu oldu. Çünkü ilk defa babası onun için endişelenmiş ve köyden onun için geri dönmüştü. Annesi:

“Kızım hadi kalk seni hazırlayayım. Evimize dönüyoruz, doktor söyledi hiçbir şeyin yokmuş, maşallah iyisin. Yüzü solgun olan zavallı kız her şeyden habersiz kalktı, annesi onu hazırladı, hastaneden çıkış yapıp ayrıldılar. Babası ilk defa kızına:

“Söyle bakalım kızım şimdi köye dönmeden önce seni burada nereye götürmemi istersin, sana ne alayım?” Songül babasının bu merhametli ve şefkatli sesini duyunca içinde bir mutluluk kıvılcımı oluştu.

“Baba hani o televizyonda gösterilen pembe şeyler var ya bana ondan alır mısın?

“Kâğıt helva istiyorsun sen. Tamam, şimdi alırım kızım. Başka ne yapmak istersin?

“Hani şehre gelirken masmavi bir su akıyordu, onun yanına gitmek istiyorum. Başka yok, bu kadarcık.”

Babası hemen gitti, kızına kâğıt helva aldı geldi. Songül yolda kâğıt helvayı yiyerek ailesi ile birlikte Fırat nehrine doğru yürüdü. Nehir kenarına varınca Songül annesine:

“Anne nefesim daralıyor, başım dönüyor beni kucağına alır mısın? Biçare kadın hemen kızını alıp bağrına bastı. Songül:

Anne; ne kadar güzel, berrak bir su, değil mi? Bizim köyde neden böyle su yok? Ne kadar güzel akıyor, huzur verici…”

Songül konuştukça annesi o görmesin diye için için ağlıyordu. Songül’ü bir anda büyük bir öksürük tuttu; öksürdü, öksürdü kan kustu, sonra nefesi daraldı. Gözleri kapanıp açıldı. Son kez fırata baktı. Upuzun akan mavilikte kaybolur gibi oldu. Hızlı hızlı içine biraz oksijen çekmeye çalıştı. Sanki o an her şey ona düşman olmuştu. Birden gözleri kapandı, titreyen vücudunu fıratın masumiyetine bıraktı ve annesinin kollarında gözlerini dünyaya yumdu. Sanki bir anda bütün evren karardı, Son/gül de soldu, gitti… Zavallı kadının kollarında kızının cansız bedeni kalakalmıştı. Tırnaklarını yüzüne geçirerek feryat etti:

“Tutun hayata Songül, bırakma kendini ne olur kızım. Önünde daha çooook uzun yıllar var, Songül’üm, pes etmemelisin. Tutunmalısın hayata, hadi Songül, hadi yakma yüreğimizi.” Başarmalısın, diyordu. Fakat nafile. Eli yüzü kan içinde kaldı. Songül’ün babası olduğu yere yığılıp kaldı. Evlat acısı öyle büyük bir acı. Öyle bir acı ki düştüğü ocağı köze çevirmekle kalmayıp dağıtıp yok eder.

O gün puslu kapalı olan hava bir anda açtı. Güneş son bir kez daha Songül’ün cansız bedenine doğdu. Sanki güneş ‘sen hiçbir zaman solmayacaksın” diyordu ona. Benim şimdi etrafı hep aydınlattığım gibi sende karanlıkta kalmış yerleri aydınlatacaksın’ der gibiydi…

Bu yazı toplam 733 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Haberler Ankara | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 545 221 98 97 | Faks : 0 850 303 80 36 | Haber Scripti: CM Bilişim