• BIST 107.041
  • Altın 143,530
  • Dolar 3,5635
  • Euro 4,1526
  • Ankara 16 °C
  • İstanbul 25 °C
  • İzmir 22 °C

ULUSAL SİNEMALARIN “KONUŞMA DİLİ” “VE “SINIR” KAVRAMLARI SORUNU-1

Hüseyin Kuzu

Tarihsel, güncel ve politik bir sorun olduğu için, Kürt Sinemacılar, “Kürt Sineması”nın tanımlanması için “dil” ve “sınır” kavramlarına çok fazla takılıyorlar. Dil konusunda neredeyse hemfikirler ama bir kısmının, “belki de Kürtlerin ulusal bir ülkesi hiç olmayacak” diye, “sınır” konusunda farklı görüşleri var. Ama ayrıntılar ne olursa olsun, her iki taraf da bir kültür/sanat alanı ve ürünleri için, politik tarihin (ekonomi politiğin) “ulusal ülke sınırları” veya “anadil” kavramları ile konuşmak (soyutlamak/bir teori üretmek) acaba ne kadar doğru? Özel durumları onları tartışmaya davet etse de, çabalarının kısır döngüye dönüşmesinin nedeni de bu zaten. Üstelik eski sorunsal (1) içinde oluşmuş (Türk veya Kürt!) akademik ve eleştirel yazın da onlara pek yardımcı olamıyor. Hatta karşı teorik/ideolojik argüman karşısında “Türkiye Sineması” gibi bir kavram pazarlığına giriyorlar ve Kürtler de bu sorunsala düşüyorlar. Oysa sinemanın 1980 sonrası değişen küresel sistem işleyişi, Kürtlerin bu arayışına çok elverişli bir zemin sunuyor. Yeter ki eski sorunsalın kavramlarını kullanmadan kendilerine yeni bir sorunsal kursunlar ve eski kavramları kurdukları bu sorunsal içinde eritebilsinler. Mesele düşüncemizi belirliyorlar diye onları bir kenara atmak da değil, tam tersine yeni bir sorunsalda onların önemini bir ulusun kültürü anlamında yerine koymak. 

Bu yazımda, kontra soru ve cevaplarla, eski sorunsalın “dil” ve “sınır” kavramlarının önemi/önemsizliği üstüne gitmek istiyorum. Niyetim eski sorunsalı dağıtmak için bu iki kavramı iyice sarsmak!..

Biliyoruz ki sinemada “dil” konusu filmlerin “konuşma dili” anlamına geliyor. Örneğin ikisi de İngilizce konuşsalar da bir “Amerikan Sineması” veya “İngiliz Sineması” yok mu? Hatta “Crocodile Dundee” ve “Gelibolu”dan sonra sineması güçlendikçe, sinemanın yakın izler seyircisinin (SYİS) kolayca ayırabileceği anlamda bir “Avustralya Sineması” da yok mu? Var şüphesiz. Peki sınırlarını kaldıran Avrupa Birliği içinde, bundan sonra, birer Fransız, İngiliz, Alman veya İtalyan sineması olmayacak mı? Şüphesiz olacak. Çünkü onlar belli yerel coğrafyalarda baskın tarihsel birikimler. (SYİS için bkz.: SiS - SisyphoSinema huseyinkuzu.blogspot.com içinde “Sinemanın 'zorunlu' ve 'gönüllü' 'yakın-izler-çevre'si”)

Demek ki sorun politik düzeyin kararları veya bir ülkenin toplu gösterimlerde önümüze koyduğu bir film paketi ile değil, sanat ürünün ve seyircinin niteliği ile ilgili bir tartışma gerektiriyor. Örnekleri çoğaltıp sorunu biraz daha yayabiliriz. İngilizce konuştukları halde SYİS’nin ayırabileceği kadar bir “Kanada Sineması” veya “Yeni Zelanda Sineması” var mı, diye de sorabiliriz? Veya Almanya ile aynı dili konuşan Avusturya’nın bir sineması var mı? SYİS için burada biraz durmak gerek. Bu sinemalar (!) ayırabilenler için varlar, ayıramayanlar için yoklar aslında. Sonuçta yukarıda verdiğim örnekler Türkiye’de (Anadolu demek daha doğru aslında) yaşayan bir SYİS’nin kültürel donanımı ile ilgili. O zaten ABD/Kanada veya Avustralya-Yeni Zelanda’nın fark, aynılık ve benzerliklerini bilir… Ama (Kurosawa vb. auteur sinemacılar hariç(!) ve tarihsel kültür birikimi ve farklılıklarına daha uzak olduğunu tahmin ettiğim ) Batılı bir SYİS acaba Japon, Kore veya Çin sinemalarını birbirinden ne kadar ayırabilir? Demek ki bu kavramlar sorunun muhatapları veya SYİS için varlar!

Peki AB’de sınırlar kalkınca, aynı dili konuşan ama eskiden bir diğer komşu ülkenin sınırları içinde kalmış bir azınlığın sinema seyircisi, acaba eskiden ve bugün, aynı dili konuştuğu komşu ülke sineması ile kendisini nasıl anlamlandırmıştır veya anlamlandırmaktadır.(İsviçre AB içinde olmasa da -zaten bu çok da önemli değil- buna iyi bir örnek. Çünkü İsviçre sınırları içinde anadili Almanca ve İtalyanca olanlar var. Acaba onlar için İsviçre Sineması, Alman veya İtalyan sinemaları nasıl ve ne anlam ifade ediyor?

Yukarıda bir sinemanın tanımlanmasında “anadil” ve “ulusal ülke sınırı” kavramlarını iyice flulaştıran örnekler verdim. Soruları ve flulaştırmayı daha da arttırmak mümkün. Örneğin seyircinin çoğunluğu Hollywood’un Kaliforniya’da olduğunu bilir. Peki Kaliforniya’nın İspanyolca konuşan % 40 nüfusu (paçukalar!) acaba kendisine Amerikan veya İspanyol Sinemasını mı, yoksa ülkelerini dahi yok sayarak kıtasal tanımlanan Latin Amerika (Kıtası?) Sineması’nı mı kendilerine daha yakın hissediyorlar? Latin Amerika Sineması bize iki soru daha sordurabilir? Aynı dili konuştukları halde tüm Latin Amerikalılar için İspanyol Sineması acaba ne anlam ifade ediyor? Veya Portekizce konuşan Brezilyalılar için İspanyol veya Latin Amerika Sineması neler ifade ediyor? 

Bu arada, bir filmi anlamak açısından, tıpkı bir romanın bir başka dile çevirisi gibi, sinemanın (görsel-işitsel) doğası gereği, kültürel ölçütlerinin dışında, “konuşma dili” kavramını iyice flulaştıran iki biçimsel neden daha var. Bunlar da dublaj ve altyazı sorunları!

Bir Amerikan veya herhangi bir ulusal/yerel coğrafyanın (!) filmini dublajlı olarak izlemiş arkadaşımıza, “Ne seyrettin?” diye sorunca, neden “Bir Amerikan filmi seyrettim” veya “Bir Fransız filmi seyrettim” cevabını alıyoruz. Arkadaşımızın dil bilmediğini biliyorsak, filmin dublajlı veya altyazılı olup olmadığını sormak neden aklımıza gelmiyor? Rusça bilmeyen bir arkadaşımız okuduğu bir roman için bize “Bir Rus romanı” veya “Bir Tolstoy” okudum da diyebilirdi! Yani, sinema (hareketli görüntüler- işitsel) ve edebiyatın (soyut yazılı alfabe harfleri) farklı doğaları sonucu ürettikleri farklı ürünlerde/eserlerde bize daha çok soru sormayı atlatan ne? Sinema yazını göstergebilimi çok tartıştı ama “semantik”i atladı. Sorunun cevabı orada gizli… Cevap şüphesiz “anlamın/anlamanın” bir başka dil/araçla da aktarılabileceği... Burada önemli olan seyirci/okuyucunun anlamı kavramak için beyin/algı/göz/kulağın kolayca ve sade yolu tercih etmesi… Bu tercihi altyazı ve dublaj özelinde mercek altına alıp, daha da ayrıntılara girmekte yarar var. 

Filmsel anlatım, epik de olsa, gerçeğin tiyatrodaki gibi, sahnede yapıntı/varsayan anlatımını kabul etmez. Tiyatro bir sahneyi ne kadar gerçeğe yakın düzenlese de, seyirci sonuçta oturduğu koltukta, tek ve genel bakış açısı altında, gördüğünün bir yapıntı/varsayılan olarak sahnelendiğinin farkındadır. Fakat, deneysel bazı filmler bir yana, öykü anlatan filmler bu yapıntılığı “Mekan” ve “Zaman” konusunda ancak “kısmi olarak” (“bilmeden” mi demek gerek?!) kabul ederler. Bu kısmilik kültürden çok, insan “beyni/algı”sıyla ilgilidir. Örneğin; filmin bir sahnesinde bir kişi/karakter, karanlık ve boş bir odaya elinde bir mumla girince oda aydınlanır. Bir mumun o boş odayı o kadar aydınlatmayacağını herkes bilir ama burada bu gerçek kısmi olarak atlanır. Çünkü beyin/algı rahat olmak ister. Şayet öykülemenin akışında odada sürpriz bir anlam değişikliği yaratacak karanlık köşe olmayacaksa, beyin/göz/algı’nın odayı anlamlandırması için “rahat olması” gerekir. 

Dikkat edilirse, artık kurgusu hızlı filmlerde kişiler arabalarına biniyor ve arabalar kontak anahtarını çevirmeden hareket ediveriyor! Çünkü bu filmlerde, arada kamera açısı değiştirilerek ve “gerçek zaman” algısı için kontak anahtarını çevirme zamanı kısmen atlanıp, kurguda “filmsel zaman”dan birkaç saniye tasarruf edilebiliyor. Filmlerde kişilerin/karakterlerin uyumaya başlaması da benzer bir örnektir. Kimse başını yastığa koyup 5-10 saniyede uyumaz. Ama sinemada “uyudu” kabul edilir. 

Algı ve anlamakla ilgili yukarıdaki örnekleri “konuşma dili” konusunda, “altyazı” ve dublaj” için de söylemek mümkün. Normal olarak seyirci dilini bildiği bir filmi izlerken görüntü ve sesler beyin/göz/kulak/algı tarafından aynı anda işlenir. Beyin/gözün bu bütünsel işleyişi doğaldır. Oysa seyrettiği filmin dilini bilmeyen ve filmi altyazı ile izleyen bir insan, filmi izlerken algılarını bölerek izler. Bu durumda beyin/kulak filmin diyaloglarını duymamaya çalışarak, sadece müziği ve efektleri duymak ister. Öte yandan beyin/göz ise bir yandan görüntüleri izlerken, bir yandan da diyalogların özetlenerek çevrilmiş(!) alt yazılarını izlemeye/okumaya çalışır. Bunu yaparken de gözlerini/algısını perdedeki görüntü ve yazıya odaklamak için gezdirir. Yani bu durumda beyin/göz/kulak/algı birkaç işlemi bir arada yapmak zorunda kalır ve huzursuz olur. Çünkü beyin/algı bir yandan görüntü ve altyazı ile eşzamanlı anlamı kaçırmama derdinde iken, bir yandan da okunan yazıyı anlama çevirmektedir. Dolayısıyla anlamın görsel-işitsel bütünleştirilmesi için araya (saniyenin binde biri de olsa!) beynin işlem çabası ve hızı girmektedir. Bu bir anlamda beynin/algının doğasına aykırı bir sentetik (sinema salonu vs.) ortamdır. Bundan sonrası kültürle ilgilidir. Bu yüzden dublaj, altyazının verdiği algı parçalamasını yok eden, yapıntı olduğu bilinse de, algıyı bir bütün olarak çalıştırdığı için, yapıntı olması dikkate alınmayan, bir algı rahatlığı sağlamaktadır. Anlam kolay ve sade bir şekilde anlatılmış ve kavranmış ise, konuşma dilinin milliyeti (!) aslında pek de önemli değildir! Kendi zamanında görüntü aralarına konan “ara yazı”lara bir şey demeyen Charlie Chaplin’in, ses kuşağı keşfedilince, ilk anda, “Eyvah, şimdi bütün seyircimiz çeşitli (ulusal) anadillere bölünecek ve seyircimiz azalacak” diye nasıl kaygılandığını hatırlayalım. Bu bir kriz demekti ama bu kaygıyı dublaj kısa sürede çözmüştü!.. 

“Konuşma dili” özelinde, altyazı ve dublaj için yukarıdaki laboratuvar(!) bulgularını, bir Hollywood filminin tüm dünyaya dağıtılması (işletilmesi/seyri/piyasası) özeline taşımakta yarar var. Hareketli görüntünün dijitalleşmesi süreci içiçe soktuğu ve hızlandırdığı için bu süreci geçmiş pelikül film çağında incelemek daha kolay. Çünkü dağıtım eskiden, pelikül gösterim kopyalarının pahalılığı yüzünden daha parçalı, sıralı ve yavaş işlerdi. Eskiden film kopyaları önce İngilizce Dünya’da dağıtılır, daha sonra da diğer ülkelere dağıtılırdı. Filmler metropol kentlerde altyazılı çıkar, buralarda vizyonlarını tamamlayan kopyalar daha sonra dublaj yapılarak taşra kentlerine gönderilirdi. Bunun nedeni kültürel farktır. Halen bütün işletmeciler bilirler ki, filmleri metropol varoşlarına veya taşra kentlerine altyazı ile göndermek abesle iştigaldir. Çünkü filmlerin altyazılı olarak izlenmesi belli bir entelektüel ya da belli bir kültür seviyesi gerektirir. Hatırlanırsa, altyazılı olsalar bile dublaj yapılmış filmler de vardı. Çünkü yıpranmamış kopyalar dublajla yeniden gösterime giriyordu! Bu piyasa kuralı (!) TV dizilerinde çok daha açıktır. Hiçbir network TV kanalı altyazılı olarak TV dizisi oynatmayı göze alamaz. Alt yazılı TV dizileri ancak seyircisi seçkin kanallar veya Pay-TV’lerde oynayabilir. (Alman TV kanalları, ithal TV dizilerinde, yakın plan bir gazete üstündeki manşeti dahi photoshopla Almancaya çevirirler!) Bu tür sorunlar Türk veya Kürt filmlerinin satış veya gösterimine çok değmediği için maalesef bu sorunları pek bilmiyoruz. (Bu yüzden ünlü sinemacı Karl Marx’ın (!) teorik çıkarsamalar için, “sorunu/nesneyi en gelişmiş yerde incelemek” yöntemini dikkate almakta yarar var!)

Bu bir araştırma yazısı. O yüzden bazı sonuçlara varıp ama onların ucunu da açık bırakabilirim. Ama, kısaca tekrar etmek gerekirse, “dil” ve “sınır” kavramlarını bu kadar flulaştırdıktan sonra, her ikisinin de tarihsel olarak geçici bir (politik) sorunsalın kavramları olduğunu söylemek mümkün. Hatta konunun asıl muhatabı sinemacılar veya SYİS için sorun olan bu kavramların (onlar politik olarak çok önemsiyor olsalar bile) sinemanın (ortalama/vasat!) uzak izler seyircisi için pek de önemli olmadığı da söylemek mümkün. 

Yazımı kurucu öğeleri karmaşık bir sorunsal ortaya atıp bitireyim. Acaba Almanya’da doğup büyümüş ve orada yaşayan Kürt bir sinemacı, İran Kürdistanı veya Tahran, Kuzey Irak veya Rojava, Diyarbakır veya İstanbul, ya da Newyork’ta, konuşma dili Kürtçe, Türkçe, Farsça ve İngilizce olan birer film çekse biz bu filmleri hangi ölçülerden dolayı Kürt Sineması olarak kabul edeceğiz veya etmeyeceğiz?

________

(1) Sorunsal: Bir “bakış açısının altında yatan ve onu belirleyen, birbirine bağlı, birbirini sistemli bir biçimde tamamlayan kavramlar ve nosyonlar yumağına, ‘sorunsal’ diyoruz.” (Murat Belge)

______________________

Hüseyin Kuzu / Kısa-Kısa / Sinema Zamanı / 20.11.2014

Bu yazı toplam 549 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 1
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Haberler Ankara | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 545 221 98 97 | Faks : 0 850 303 80 36 | Haber Scripti: CM Bilişim