• BIST 110.376
  • Altın 155,645
  • Dolar 3,8434
  • Euro 4,5320
  • Ankara 8 °C
  • İstanbul 8 °C
  • İzmir 15 °C

YAFES BABA & GIRIKLI İSİYİN & YAĞMUR

Murat Akyol

Dünya kurulandan beri, hatta berisi galu beladan; "insanoğlu konuşurken hata yapar, yapmıştır, ömrü hayatında bir kerecik de olsun mutlaka dili sürçmüştür" diye düşünenlerdenim... Adem ile Havva'dan tutunda, onların ilk çocukları Şit, Habil ile Kabil ve hatta biz Türklerin ilk atası sayılan Nuh'un 3 oğlundan biri olan Yafes Babamızdan beri dünya üzerine yaratılmış bütün Adem'ler için olmuş, olabilecek bir saptamadır bu bence? Kişi yanlış konuşur, yanlış bir telaffuzda illaki bulunur ömrü hayatı içinde. Ki, bunların içine; yakın zamanımızın mikrofon erbapları, sanat üstatları olan rahmetli Orhan Boran'lar, Cenk Koray'lar, Erkan Yolaç'lar Zeki Müren'leri de dahil olmak üzere? Ömürleri uzun olsun; bu arada Halit Kıvanç, Korhan Abay gibi Büyük Ustaları da unutmadım. 

Bilinir ve böyle inanılır ki; Büyük Nuh Tufanından sonra o zamanlarki dünyada ayak basılan toprakları 3 oğlu arasında pay etmiştir Hz. Nuh... Orta Asya ve havalisi de, gayet çalışkan ve çok düzgün bir karakter yapısına sahip olan Yafes'e düşmüştür... Yafes'in sayısı 8 olan oğullarından en büyüğü "Türk" ise kendi neslini çoğaltarak Orta Asya'ya yaymıştır, sonradan adına; "Türk Milleti" denilecek bu büyük topluluğu. Oğuz Kağan'da Nuh torunu, Yafes oğlu; Türk'ün çocuklarından birisidir. "Türk" isminin sözcük anlamı semavi kutsal kitaplarda bile defalarca açıklanmış olup; güzel, güçlü-kuvvetli, olgun, töre sahibi manaları taşır.

İşte bunca güzel övgüye sahip bir milletin ilk kökünü temsil eden Türk'ün atası Yafes Babamızda günün birinde bu dünyadan göçer gider... Geride, onun çok güzel konuştuğuna, ömrünü hep güzel şeylere adadığına ve çalışkanlığına dem vurur kadim anlatılar ve yazıtlar. Bu yazıtlar ki; Altay'larda, demir mağaralarında bulunmuştur. "O, muazzam hitabeti ve hiç eksiksiz konuşmasıyla, birde bükülmez bileğiyle büyük bir coğrafya üzerindeki insanları etkilemiş, birleştirmiş ve bütünleştirmiştir" denilir. Tevrat ve Kur'an gibi semavi dinlerin kitapları da, ondan türeyen Türklerin "seçilmiş" bir Millet olduğunu, doğruluğu, adaleti, hakkı tesis için var edildiklerini yazmıştır işte böylece.

E, tabi? Bizler hiç birimiz birer Yafes değiliz. İstesek de olamayız bu saatten sonra zaten? Bu da demektir ki, her ölümlü Ademoğlu gibi ben de ömrüm boyunca çok defalar yanlış kelime telaffuzlarında bulundum, hatalı cümleler kurdum. İşin aslını söylemek gerekirse, çok defa bende "yanlış konuştum." 

Çok güzel ve hatasız konuştuğu söylenen Yafes Baba bile ömrü hayatı boyunca acep hata yaptı mı, bu bilinmez ama mesela ben hiç unutmam; ilk gençlik zamanlarımdaki bir melun gün içinde bir gün; bir arkadaşımın başındaki "kukuleta" ya "katagulle" demiştim de, kızlar dahil herkes birden üstüme çok gülünce, çok utanmıştım ergen liseli halimle.. 

O günden beridir de çok özel ortamlar hariç hem doğru ve güzel konuşmaya, hem de çok okumaya dikkat ediyorum. Tabi yapabildiğim ve becerebildiğim kadarıyla? Zira ne kadar çok okursanız; hem ufkunuz büyüyor, hem kelime hazineniz ve hem de konu her ne olursa olsun, insanlara derdinizi en güzel anlatacağınız o akıcı ve lirik sayılacak güzel konuşma yönünüz ortaya çıkıp gelişiyor... Cümleler içinde siz kelime aramıyorsunuz işte o zaman? O kelime, o sözcük, bağlanacak o ek ya da yerine konulacak edebi sanat, cümle içinde gelip sizi buluyor. En yukarıda isimleri yazılı değerleri örnek göstererek, bu konudaki tezimi onayınıza sunuyorum.

*                         *                           * 

Tanrı bana şükür, bu dünyada "yukarıdaki konu içinde"  gülmekten yerlere yatılıp senelerce kalkmayacak kadar çok olan olaylarla dolu bir yaşam çizgisi bahşetti. Yani; eksik, yalan-yanlış ve sallama konuşulan durumlarla çok karşılaştım ben. Bu sebeplerden de bu dünyayı yarım asra yakındır da genellikle çok güleç yaşadım, şükürler olsun. 

Mesela tarihler M.S. 1990 lı yılları gösteriyordu ki, Tanrı beni Gırıklı İsiyin'le tanıştırdı her şeyden önce... Bu dünyadaki üretilmiş bütün kelimelere başka başka elbiseler dikip giydirecek bir muazzam terziydi o benim için. Esen rüzgarlara başka başka yönler verebilecek bir doğa insanı... Şimdi rüzgar aldı götürdü onu, bizden çok uzaklarda. 

Fakat gerçekte O, her zaman için çok doğaldı. Natureldi. Asla ama asla yapmacıklığa, sahtekarlığa, abartıya kaçmadan onun ağzından dinledim ben bu dünyanın "en güzel gerçek amacından uzak kullanılmış" fakat büyük bir saflık ve güzel yüreklilikle ağızdan çıkan yanlış kelimeleri ya da cümle kalıplarını, cümleleri. 

Ama gerçekte denilebilir ki bizim Hüseyin, yıllar yılı fakat büyük bir samimiyet ve iyi niyetle ama hiç bilmeden Güzel Türkçemizin anasını ağlattı! Yafes Babanızın mirasını ise hunharca tüketti, yıllarca katletti! 


Yinede ben, çoğuncası, gülerken ağladım bu durumlara..

*            *          * 

Ya arkadaş? Allah aşkına?... Din, mushaf, Muhammed aşkına?..

Şu güzelim Türkçede, nafakaya "nakafa," herkesin Kemalettin dediği Kemalettin'e ise "Kelamettin" denir mi aabi yaa?... Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük müzik gruplarından Beatles'ın telaffuzu olan (Biıdıls,) ona göre direk olarak niye "Batles" dir? Almanya'nın gözde şehirlerinden Köln, ne zamandan beridir "Kölün," Giresun'un özel hastanelerinden biri olan Kent Hastanesi, nasıl da "Kont Hastanesi" olmuştur?... Burada, halk yığınlarından çeşit çeşit hasta insanlar değilde,  sadece "Kont"lar mı  tedavi olmakta, buraya sadece onlar mı kabul edilmektedir??? Ortaçağın derebeylik düzeni yoksa, geri mi dönmüştür?

Düşünsenize o halde Hüseyin'in dil dünyasına göre olan, bu hastanenin poliklinik ekranının isim sıralamasını:

17-Kont Muhittin

18-Kont Adnan

19-Kont Kuntay 

20-Kont Kamil v.s.. 

Daha, bundan daha garip, daha da içinden çıkılmaz dumur saptamaları da vardır bizim Hüseyin'in... Mesela, bir işyerinde çalışanların alayı; acep neye, kime ve hangi şarta göre ve ne hakla: "porselen" dir??? Yoksa gerçekte onlar birer "personel" midir? Allahım sen bana, bizim Hüseyin'i bu dünyada anlayıp çözebilecek az-buçuk bir akıl ver! Henüz vermedin?

Hadi bütün bunları geçtim, bir insan,  doğdu doğalı adını bildiği kendi abisinin adını olsun yanlış söyler mi ya aabi? Allah'ım al bu canımı! Bu dünya bana fazla..

Kimi batı dillerinde teleaffuzu çok saçma bir biçimde "Ceekıp," kutsal kitaplardaki ifadesi de "Yakop," "Yeküp" olan "Yakup" ismi; bizim Hüseyin'in ağzından nedensizce ve umarsızca ve de anlamsızca neden "Yapuk" olarak çıkar zaman zaman???... Bunun bir anlamı, açıklaması, mantıklı izahı var mıdır Allah aşkına! İsmin İbranice ilk kökü "topuk" dan geldiği için, acaba Hüseyin bu bilgiyi mi bilip kullanmaktadır? 

Ammaaa... Her ne olursa olsun, bir kere doğa kanunlarına, maddenin tabiatına ve hayatın işleyişine karşıdır çünkü O, bilirim ben bunu? Normaldir... Hem de, şu sürekli kullandığımız, küçücük kağıt paketlere sarılan çay şekerlerini bu kabı hiç açmadan, bir bütün olarak bardağa atacak kadar karşıdır o bu dünyaya??? 

Allahtan, o buralardan gittikten çok yıllar sonra bizim Yağmur doğdu da, ben Hüseyin'in bu sözlü ve işlevsel pot kırmalarının boşluğunu sonralarda onla doldurdum, çoğuncası ona güldüm... Kendisi benim de evladım olur, evladım gibidir. O kadar ki çok severim onu.  Yakın bir akrabamın kızıdır, dünyalar güzelidir Yağmur'um. Ara sıra babasının mekanına, Masal'ımıza uğrar canımın içi... Kimi zamanlar karşılıklı oturur, satranç oynar ve en olmadık şeylere bile güleriz kahkahalarla... Santraç taşlarından biri olan piyonlara, "pontiş" der, kendi gülmece ve bilgi dünyasına göre o. Güleriz biz...  Onun küçücük ama sevgi dolu kalbinden gelen bir istekle birer canları olduğunu var saydığımız, canları var diye tasavvur ettiğimiz atlar ile filleri hiç bir taş, hiç bir zaman yiyemez... Onların dokunulmazlıkları ve yaşama hakları vardır çünkü o güzelim gönüle göre. Yani bizim satrancımızda, sadece "atlar ve filler," (Galiba Yağmur'da "canlı bir hayvan olduğu hissi" uyandırdığından mıdır nedir,) yenmiyor.. Yasak... Onlar sürekli yaşıyor oyunun sonuna kadar. Hatta bu iki taş, bizimle sürekli konuşuyorlar bile?

Sıranın adil bir şekilde bölüşülmesi, kimsenin kimseye hakkının geçmemesi için uydurduğumuz başka basit kurallarımızda var, oyunumuzun içinde... Mesela, hamle yapacak oyuncu hamlesini geciktirirse, karşı taraf 10 dan geriye doğru hemen saymaya başlıyor... Sıra şimdi ben de diyelim?   

Yağmur, hemen 10 dan geriye doğru sayıyor az sonra:

 " 10 - 9 - 8 - 40 - 6 - 5"

Aynen bu sayı kartelası gibi, oyunumuz içinde başkada hiç bir adamakıllı kural, kaide de yok zaten. Her taş, her yerden her yere dilediği gibi gidiyor. Biz sürekli bu olaylara karşılıklı gülerken. 

Zaten oyunumuz da gülünmeyecek cinsten değil ki? Kural yok, kaide yok nasılsa?... Kale, çapraza doğru; fillerse uçarak gidebiliyor! Şah, şahlanıp zıplıyor! Vezirin adı da Yağmur'a göre zaten; "padişah!"
Piyonlarsa: "Pontiş" ???

Bu tuhaf kural ve kaidelere sahip oyun,  her zamanki gibi benim büyük hatamdan ve Yağmur'un beni yenmesiyle bitiyor ama her zaman, her nedense?... Ardından da bir güzelim Giresun türküsünü kendi dilince dinliyoruz ondan:

Tele boooyuu kavaklaaay

Açtı yeeeşiy yapyayyay

Açtıı yeeeşiy yapyakyaaay.

*                *                     * 

Kendine göre kimi kutlamaları var bir de onun?... Onlar, hele apayrı bişey;

Ör:

Bir bayramda;

"23 Nişan gukgu olşun"

Benim geçen yılki doğum günümde;

"İyi ki doooğdun şa-naaa" (???)

Bayramlarda da mutlaka, bize defalarca İstiklal Marşımızı o okur, en güzel dilleriyle:

"Koykmaa Sön-meeeez Fu Şafaaaak!"

Bir de bana, epey zamanlar önce yine şöylesi bir cümle kurmuştu bir gün, onu hiç unutmam... (Meral, Yağmur'un okulunun Müdiresidir... Benim de Sevgili Eşim;)

"Ben şeni tanıyoyum Muyat?... Şen: Meyal'in kayışışın." 

(Karı-kocayı karıştırıyor, bilmiyor anlamlarını henüz.)

*               *               *
Dünyanın bütün çocuklarını çok severim. Fakat Yağmur'umu bir başka... Öyle bir sevgidir ki bu; sol yanımda atan şu kalbi çıkarıp da ona vermek isterim bazı bazı... "Beni bu güne kadar getirdi, varsın biraz da onda kalsın, canına can katsın" diye...

Senin o güzel yüreğine, çocuk kalbine kurban olurum ben canımın içi... Çok az görüşsek bile, aslında bazen bana ne çok şey öğretiyorsun bir bilsen?

Bizler, para-pul, yer-mülk ve mevki hırslarımızla şu güzelim dünyayı kendimize dar etmeye devam ededuralım e mi?..
Ah! Bir bile bilsek, çocuk yüreklerden öğreneceğimiz ne çok şey olduğunu!
Ah! Bunu bir görüp anlayabilsek?

İşte o vakit: "İnsan" olacağız.

Bu yazı toplam 364 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Haberler Ankara | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 545 221 98 97 | Faks : 0 850 303 80 36 | Haber Scripti: CM Bilişim