• BIST 83.067
  • Altın 146,627
  • Dolar 3,7912
  • Euro 4,0490
  • Ankara -3 °C
  • İstanbul 4 °C
  • İzmir 3 °C

YAPIŞTIR !

Murat Akyol

Sanki senin; eleştirilecek, dile dolanacak, gülünecek hallerin hiç yok da?... Hiç olmadı da?

Kendin dururken; hep eleştir, hep diline dola, hep laf et bakalım bu milleti?... Ama nereye kadar?

Sayfalar dolusu gerçek öykülerle anlattığım; sevdiklerim, dostlarım, arkadaşlarım bu soruları şu anda, şimdi bana sorsalar, yerden göğe kadar hakları var derim. Dürüstçe.

Oysa ruhumuzla barışık ve daha mutlu olabilmek için arada eleştirmeliyiz kendimizi. Bu bir hayat iksiridir. Çünkü kendi hatalarını, kusurlarını ve eksik taraflarını eleştirip bunları dile getirebilmek de ayrı bir büyüklüktür. Kendi kendine saygısı olan ve özgüven sahibi insanlara verilen bir özelliktir bu. “Özeleştiri” yapan insan, olgun insandır. Egolardan arınabilmenin suyu ve sabununu en çok lazımken yolda bulmaktır, belki de bu? Mütevaziliği çağrıştırır. Yeri ve zamanı geldiğinde kendi kendimizi yerden yere vurmak, sanıldığı kadar kötü bir şey değildir oysa? Komplekslerimizi törpüler olsa olsa. Aşındırır, azaltır. Kendimize ait yaşadığımız olumsuzluklarda “ Bak! Bu seferde benim yoğurdum ekşiymiş, hata bendeymiş?” diye yaklaşırsanız ve o konuda hakikaten de haksız ve hatalı olduğunuzun farkındaysanız, meselenin hallinin diğer zamanlardakilerden daha kısa bir zaman aldığına ister istemez şahit olacaksınız?… Şimdi izin verirseniz, benim bunu yapmam gerekiyor?

Kısaca ve genel olarak konuşursak, bir zaman için “çuvaldız,” toplum olarak birer tane hepimizin elinde olsun ve biz bunu kendi hatalarımızda, birkaç kez kendimize batıralım?… İddia ediyorum bir zaman sonra birilerine batırmaya lazım olsa da “iğne” bile bulamayacağız memlekette. Akıllanıp, uslanacak herkes.

Demek ki; biraz canımızın acıması gerekecek!... İyiliğin, bir gün mutlak galip geleceği, kötülükle olan mücadelesinde.

Efendim; bir zamanlar tarihler milenyumu bile göstermiyordu ki, bendeniz henüz bekar idim. (M.S. İki Bin yılı ve de öncesi)

Ve de, annemin aşağıda sıralanan şu tespitleri eşliğinde yaşayıp hüküm sürdüğümde bir uslanmaz hayata sahiptim:

- Oğlum sen, Kadir Gecesi doğdun ama bir şeyin eksik olmuş?... Akıl yok sende, akıl! Çıtlakkale’deki “Deli Gadir” bile senden akıllı oysa? (Çok severim, kendisi çocukluk arkadaşımdır.)

- Ya, bir insan bu kadar mı benzer biri birine?... Oğlum sen adam olmazsın! Sen adam olmazsın! Dayın Elli yıldır düzelip olmadı ki? (Olmasın. Ben onunla her zaman gurur duydum. Bu dünyanın en iyi kalplisidir o.)

- Yazık!... Çok yazık!... Bunca yıldır seni sevip de bekleyen hau gıza yazık? (Bak! Bu doğru)

- Vehbi Koç’un oğlu olsan olanca serveti yer, adamı da beş parasız cami kapılarına düşürürsün sen! (E, yaaani)

- Ha bu zilliler ne arayıp duruyu boyna ha bu evi? Sekreter oldum bu yaştan sora! (Bi bilsem?)

- Bi sirkeli başa düşürsün Allah seni de, gör bak başaan gelecekleri! (İnşallah!... Bitleniriz hep birlikte.)

- Sen evlen, hele sen bi evlen… Adağım var koç keseceem! (Vallaha mı?)

Kadıncağız, ben evlenince benden habersiz “Kınalı Koç” kesmiş yemin olsun!... “Ha bu deliyi de, yolcu ettim ya? Şükürler olsun!” diye.

Bana ithaf edilen bunca cümle sanırım yeterli, durumumun anlaşılabilirliğinin açıklanması bakımından?... Aslında bu sözler; nerde akşam orda sabah bir yaşantıya, gamsız- kasavetsiz, amaçsız bir hayata söyleniyor… Sırtımızda yükü, gönlümüzde hüznü bitmez hep o eski aşkların sebep olduğu hallere söyleniyor birazda. Sürekli akıp giden bir ayran gönüllülüğe kızılıyor… Ama nereye kadar?

Fakat bunca tepki içinde sevindiğim bir şey var ki; bütün kötü yanlarımıza rağmen ne yaptıysak, yaptığımız her kötü şeyin zararı kendi “zarar hanemize” oldu… Açıkçası, kimselerin saçından tel düşmesini bile istemek, hayatımız boyunca. Hiç kimsenin zararını da, ziyanını da… Şayet, aksi düşüncede olmuş olsaydık, bu kadar yürekten dost ve kaleme alınacak bu kadar çok “gerçek öykü” biraz zor çıkardı şimdi ortaya? Uzun lafın kısası, yatırımların en ulvi olanının insana olan yatırım olduğunu düşündüm hep… Çünkü biriktirdiğiniz her insan, bir şekilde size geri dönecektir, ömrünüzdeki herhangi bir gün?

İnsana yatırım yapmak?...

Mesela bunun içine, bir gece kulübünde program yapan, bir bayan ses sanatçısı da dahil olabilir mi sizce?

Normaldir, şu an bir şey anlamdınız bu sorudan? Konunun açıklaması eksik. Gerçi bu soru normal bir sorumudur, o da tartışılır ya? Fakat normal insanlara göre genel cevap “hayır” olacaktır hemen, buna adım gibi eminim.

Ama işte ben, huyum kurusun, hemen her şeye olduğu gibi bu gibi bir puslu duruma bile pozitif bakanlardanım. Şantözler, dansözler için bile insani ve yapıcı olmalıdır düşüncelerim. Hem de az sonra bahsi geçecek bu insanların şehrimde en fazla bir hafta, On gün kalıp da beni bir daha görmemek üzere çekip gideceklerini bile bile?... Fakat durumu, hali ne olursa olsun, mesleğini icra eden bir sanatçı bayanda sizinle, siz istemedikten sonra birazdan bahsedilecek türde bir ilişkiye girmemeli! İşin manevi tarafı bir yana, size maddiyatın söz konusu olduğu böylesi bir örnek durumla baskı kurmamalı? İnsanlığa sığmıyor bu tip hareketler! Aksi halde sizde benim gibi bir ilke imza atıp, masaya gelen dansöze “Gazi” takmak zorunda kalırsınız! Burada işler biraz karışıyor. Anamım bedduaları geldi aklıma.

Yakın bir akrabamızın oğlunun düğünü var… Bizimde sevdiğimiz, bildiğimiz ve ailecek değer verdiğimiz insanlar bunlar. Yani, orada bulunmamız gereken bir düğünle, çocuklarını evlendiriyorlar. Aynı gün annem, sağlık sorunlarından dolayı kendisi gidemeyeceği için benim bu düğünde mutlaka bulunmamı, ailemizi temsil etmemi istedi benden. Tembih üstüne tembihlerle üstelik. “Ben ayrıca telefon açarım mazeretimi söylemek için. Sen bir tane gazi al ve akşam düğüne mutlak git!” emrini alarak ayrıldım o sabah yanından.

Gün bitti, bir hayat meşgalesinin içinde. Dışarı akşam olurken ben son anda annemi hatırladım. Sonrada tam da dükkanını kapatmak üzere olan bir kuyumcuda aldım soluğu fakat çokta sinir oldum. Altın çok pahalanmış. O zamanlar henüz kredi kartı denen bir varlıkta olmadığı için nakit ödüyoruz her şeyi. “Altın biraz daha pahalanacakta para hiç yetmeyecek” diye ben son paramı da bir yarım gaziye vererek kendimi dımdızlak attım kuyumcudan dışarı.

Çıkışta, yolda-sokakta insanlara selam veriyorum, parasız- pulsuz. Derken bizim Selami’ye rastladım, ona da selam verdim. Ayaküstü o sinirle az önceki durumu anlattım kendisine kısaca. “Nereye gidiyorsun? Dedi, “Param bitti, ben dayımdan az bi para istemeye gidiyorum.” Dedim. Beni biraz sinirli görünce “Gel oturalım serin bir yerde, hava çok sıcak. Hem bir yere de gitme gel, bugün bendensin” diye de ikna etti beni bu.

Serin bir yerde biraz oturduk. Bu esnada araya Selami’nin gönül işleri girdi. Ben düğünü derneği hepten unuttum. Dün gece de beraberdik, biliyorum ki bu manyak bir mekanda programa çıkan bir sanatçı kadına deliler gibi vurgun. Çok seviyor, aşık garibim. E tabii, bizde bu zamana kadar bu gönül işlerinden çok zarar gördüğümüz için halden anlıyoruz haliyle. Destek oldum can arkadaşıma. Omuz verilmeyecek gibi değildi ki zaten, bende tanıyorum kızı. Birkaç günlük bir mevzu olmasına rağmen benimde kanım çok kaynadıydı Selami’nin manitasına. Adı; Gözde.

Bu dünyada insan tanırım az buçuk… Yan gözle bakmadım, dünya ahret kardeşim olsun ama bu kız hakikaten çok başka. Genelde bu alemin insanları, yaşadıkları bu zor hayat sebebiyle gaddar ve acımasız olurlar. Onlar için hayat, vakit varken kabını doldurabilme mücadelesidir sadece. Bir erkeği sadece “Para” olarak görmektir. Söğüşleme sanatını iyi bilmektir. Fakat bu öngörü hepsi için geçerli değilmiş, bunu anladım. Bu kız çok çocuk kalpli, güzel gönüllü, duygulu ve kalender bir tip. Paraya pula da zerre kadar değer vermiyor(?)

Esasen ona değer veren kişi benim en yakın arkadaşlarımdan biri olduğu için onun sevdiği insan zaten değerlidir benim nazarımda… Bundan gayrisine ya da bir kadının hayat hikayesine falanda  bakmam ben.

Bu gece için söz vermiş sevdiceğine Selami. “Haydi beraber gidelim Gözde’ye?” diye çok dil döktü bana. Mutlaka düğüne uğramam gerektiğini ve gelemeyeceğimi söylediğim anda da boyun büktü, bu sefer. Üzüldüm, geçemedim ondan. Kıramadım gönlü güzel arkadaşımı. “Biraz takılırım da, bir ara uğrarım düğüne?” diye düşündüm. Bir zaman sonra bir de baktım ki, şehrin 10 km. kadar uzağında bir mekanda, Selami ile güzel bir masada karşılıklı kadeh tokuşturuyoruz.

Bir saat böyle geçti geçmedi. Gözde’de geldi yanımıza… Birkaç günün doğurduğu sıcak samimiyetten ve gönül birliğinden ve de Gözde’nin güzel kalpliliğinden çok samimi bir ortam oldu ister istemez. Oturduk, konuştuk, güldük, dertleştik. Onun programının olduğu yakınlardaki diğer bir  mekana gitmek içinde kalktık, zamanı geldiğinde.

Gözde’nin çalıştığı yerdeyiz şimdi… Hava karardı. Şarkı söyleyen ilk şantöz programını bitirince, Gözde anons edildi. Alkışladık sahneye gelişini.

Kendisi, güzel sesli bir insan. Başladı sanatını icra etmeye. Selami racon yaptı..

Önce kurutulmuş güller döküldü güzel bayanın saçlarından. Sonra da Selami tarafından ısmarlanan şampanyalar patlatıldı, ardı ardına… Biz gülen gözlerle ve en samimi bir tavırla kadeh kaldırdık kendisine, bir kez. O gece birkaç masa müşterisi olmasına rağmen, Gözde’nin çok mutlu olduğunu sezdim içimden. Selami ile uzun uzun mesafelerden birbirlerine bakışlarını yakaladım… Bu dünyada “sevmek” ne güzel şey!

Gözde, zaten az olan o akşamki müşterilerine şarkılarını söyledi. Onlardan gelen bütün istekleri okudu. Zaten kimseleri kıramayacak bir yaradılışta olduğu için sevmediğini bildiğim tarzlardaki şarkılara bile özendi. Takılan bütün bahşişleri hak etti. Sonra bizim masamıza doğru yöneldi. Gelince, formalite bir tokalaşma ve tanışma benzeri bir fasıldan sonrada direk benim arka tarafıma geçti. Ben anlamadım önce durumu. Selami’yi cepheden daha iyi görüp de en güzel aşk şarkılarını ona bu şekilde okuyacak zannettim? Ama o öyle yapmadı…

Kadın, sırtıma iyice abandı önce. Baş hizama kadar iyice eğildi. Sonrada kollarını boynuma bir düğüm yaptı! Ve şarkılarını epey uzun bir süre bu şekilde söyledi. Ortam çok kalabalık değil, aksine sakindi ama ben yinede sıkıldım bu durumdan. Kendisi yengem olur ama bilmeyenlerin bizi sevgili sanacağı hallere düştük! Ama bozuntuya vermedim. Selami halime güldü, karşı taraftan.

Ben Gözde’nin bir zaman sonra bizim masadan ayrılacağını düşünmekle yanılmışım. Kadın adeta demir attı arka tarafıma. Bilemedim ki; omuz başlarım en huzurlu yerim midir? Uzunca son şarkının bitiminde de çalan oynak hava eşliğinde beni oyuna kaldırmaya çalışmaz mı? Kalkmadım. Fakat o bu seferde daha önce hiç rastlamadığım şekillerde bana omuz atmaya başladı. Baktım, ara ara garip hareketlerle de bir yerlerini bana göstermeye çalışıyor. Birkaç banknot para iliştirilmiş göğüs kısmını, hafif dekolte vaziyetteki göbek çevresini falan… Salak değilim, ben durumu anında anladım ama yapabileceğim de fazla bir şey yok ki?

İşte o an, çok kızdım parasızlığa… “Ulan geri zekalı, arkadaşına güvenip de buraya beş parasız,  teneke gibi geldin! Bari cebine harçlık olacak kadar ödünç bir para alsaydın ya Selami’den?” cümlesini defalarca tekrarladım içimden. Bilmem kaçıncı tekrardı bu ama kadın başımdan yine gitmedi. Üstüne üstlük işi daha da bir azıttı. “Hiç de böyle davranacak bir insanda değildi ama ne oldu buna böyle?” dedim kendi kendime. Acaba iş inada mı bindi? Ben bunun benden ne yapıp edip bir bahşiş koparacağını anladığım an yapacağım deliliğe çoktan karar vermiştim aslında… Elimi yavaşça pantolonumun cebine götürdüm. Gözde sevindi!

Küçük ama süslü bir kutu çıktı tabi ki o an cebimden, para ne gezer?... Kutuyu yavaşça açtım. İçinde bulunan bir adet yarım gaziyi usulca çıkardım. Buruk bir mutluluk ve zoraki bir gülüşle, Gözde ve orada bulunan insanların huzurunda da annemin mutlaka o gece düğüne götürüp takmamı istediği ısmarlama takıyı, kadının göğüs bölgesine yakın bir yere iğneledim. Allah benim belamı versin! Annem sürekli derdi de, inanmazdım? Ben adam olmam!... Ben adam olmam! 

O geceki maddi durumumu bildiği için Selami’yi bir kahkahadır aldı o anda… Gülmekten masalara yattı, kalkmayasıca!... Ben, diğer masalarında bana acıyan gözlerle ve yetim uşak gibi bakacaklarını umarken, bir alkış tufanıdır koptu restaurantta. “Bu alemlerdeki, eşi benzeri görülmemiş bu uygulamamı adamlar bir büyük jest olarak anladılar demek ki?” diye düşündüm ben. Çaktırmadım içimden geçenleri. Az önceki “Küçük Emrah” psikolojisinden de sıyrıldım yavaş yavaş. Yalnız, iyi ki bu yaptığım olay daha sonraki zamanlarda memlekette bir gelenek halini almadı? Yoksa, mahvolduydu alemci kısmı!

Gece eve gidince ya da yarın sabah beni ilk gördüğünde anneme yalan söylemeyeceğimi iyi biliyorum. Doğrusu neyse onu söylerim zaten ama sonradanda “Düğüne gidecek gazi, bir şantöze de takılır mı arkadaş?” diye çok düşündüm… “Keşke kumara verseydim?” fikri de hiç fena gelmedi bir ara... Hiç olmazsa annem tarafından çok kızılacak ama bu durumdan daha az utanılacak bir iş yapmış olurdum?... Bir gurur uğruna gitti güzelim gazi!

O gece, alemlere ara verip de akraba düğününe gidemedim… Zaten gidip de boş zarf verecek bir haldeydim, buna gerek duymadım. Selami bütün gece boyunca güldü güldü durdu halime. Yüzünde güller açtı. Bense, bu gece en azından onun gönlünü yaptım diye sevindim içimden. Can  arkadaşımın canı sağ olsun!... Sevgilisinin de! Hem ikisi de çok yakışıyorlar birbirlerine. Param olsun da yeter ki; ikisine de gaziler, atalar, tüm cumhuriyet altınları hatta beşibiyerdeler feda olsun! Benim göynümde böyle bir gönül işte?

Bu arada, bütün bunlar yaşanırken;

O geceki düğün, bizsiz olarak bitti doğal olarak… Genç çiftler gerdeğe girdi mi girmedi mi bilinmez ama ben eve girdiğimde saat sabaha yakın bir vaziyetlerdeydi… Uyuduğunu gördüğüm anama hiç çaktırmadan usulca gidip yattım. Yarını düşündüm, bir ara uyumadan… Annemin olanı biteni öğrendikten sonra kuracağı ilk cümleleri de içimden tekrarlayarak;

- Yooooook anam yook yok!... Sen adam olmazsın!... Sen adam olmazsın! Çünkü; “hık demiş de” dayının burnundan düşmüşsün?... Alemci… Gececi… Serseri. Bi evlen, kurbanlar kesecem peşinden! Hele sen bi evlen, ardından adaklar keseceem! Yazık… Çok yazık… Bunca yıldır seni sevip de evlenecem diye bekleyen hau gıza yazık!!!

Kesti de…

Şimdi çok mutlu.

- "Dalgalara Bin De Gel" Öykü Kitabımdan, Son Öykü... Kültür Ajans, Ankara, 2014 -

Bu yazı toplam 874 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Haberler Ankara | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 545 221 98 97 | Faks : 0 850 303 80 36 | Haber Scripti: CM Bilişim