26 Evler

Çocukken gözlerimizi; başı göklere değecekmiş gibi duran, üzerindeki kocaman ormanlarıyla korkulu mu korkulu bir ulu tepenin hemen aşağısındaki fındık bahçelerinin bitiminde kurulu, sanki masallardaki hayal alemi bir mahallede açtık, orada büyüdük biz… Denizi sahilden ayıran kara yolunun hemen başlangıcından sonra kısa bir düzlüğü geçer ve yokuş yukarı doğru çıkılırdı mahallemize. Çıkınca tepeden baktığınızda da, sanki bir dere gibi süzülür, denize kadar ulaşırdı; güzelim mahallemizin adı üzerindeki “Oylum Yokuşu”O zamanlar çevresinde kendine has mimarisiyle 26 tane bahçeli ve müstakil ev bulunan ve adını da bu evlerden alan peri masalı bu semt, daha aşağısındaki düzlükte yer alan benim ailemin de oturduğu 2 bloklu Barış Apartmanları ve 3 apartmandan oluşan Bayındırlık Evleri ile tek bir bina olan Savaş Apartmanından ibaretti. Sahilin hemen kenarında, içinde küçük bir “ağaç bıçkı atölyesi” ve bağmanları olan Kazım Amcamızla ailesini de unutmadım… Her akşam limandaki mesaisini bitirip de, hep aynı saatte Oylum Yokuşunu yürüyerek çıkmak suretiyle mahallemizdeki bütün çocukların geçerken saçlarını okşayan çok sevdiğimiz “Kaptan Kemal Amca”mızı da hiç unutmadığım gibi?

Belki hepsi bu kadardı mahallemizin? Belki küçüktü, belki çelimsiz; takvim yaprakları 70’lerin başından ortalarına doğru koştururken… Ama müthiş bir biri birine bağlılık, anlatılmaz güzellikteki komşuluk bağları, sevgi ve saygı sarmalında sürüp giderdi bu mahalledeki yaşam. Biz çocuklar, mevsimine göre oyunlar oynardık hep bir arada. Belki elimiz-yüzümüz toz-toprak-çamur olurdu ama onları yıkadığımız her bir akşam mutluluk akardı küçük yüreklerimizden. Çünkü çocukluğumuzun bütün oyunlarının bir ruhu vardı.

Yakın bahçelerden “göz hakkı” meyveler çaldık kimi zaman. Bahçe sahipleri bundan haberdarlardı. Çocuk olanlara “göz yummak” diye bir müessese vardı her daim.

Top peşinde koştuk, geri kalan zamanlarımızda. Kıran kırana maçlar ettik. Ama birbirimizin kalbini asla kırmamaya uğraşarak. Mutlu bir çocukluğun o anlatılamaz büyüsü bulaştı her bir gün yüzümüze-gözümüze. Düştük, dizlerimizi acıttık. Kollarımızı çitin tellerinde kanattık. Çoğu kez diken battı ellerimize?

Baharın yüzünü ilk gösterdiği ilk günlerde “mile”ler olurdu ceplerimizde. Şimdiki çocukların bilmediği “kuytak” adında bir oyun oynardık çoğunca onlarla. Bilgisayarlar ve cep telefonları çıktı çıkalı hepsi birden unutulan; “tombik”le, “tok” la, “ateşim ateş”le, 2 ya da 4 sıralı “yakan top” la sürüp giderdi koca yaz tatili. Yakan top oynarken, birbirimizden can alır, can verirdik ara sıra… Canlanıp yeşermeyi, umut edip bir umuda sarılmayı daha çocuk yaşlarda öğrendik.

Ailelerimizin, duysa bize çok kızacağı masum deniz kaçamaklarımız olurdu… Zira, deniz kendisine çekerdi bizi. Çünkü mahallenin en uzaktaki evine bile 100 metre kadar mesafedeydi masmavi Karadeniz. Onun hemencecik kıyısında yaşardık çünkü? Saatlerce top oynadıktan sonra, benimde mezunu olduğum Giresun Namık Kemal İlkokulunun hemen yanındaki Yetiştirme Yurdunun kömür cüruflu top sahasından kömür karası çıkardık yinede, eve böyle gitmeye korksak da?… Yaz-kış kadim deniz Karadeniz, temize çıkarırdı, yur-yıkardı bizi… Eve suçsuz, çocukluğumuz kadar masum dönerdik.

Gerçi hepsi bir çocuk oyunu da olsa, şimdiki nesle basit ve yavan görünse de bu oyunlar, bize hayata dair çok şeyler kazandırdı aslında onlar.

İnsanlığı kazandık çocuk yaşlarda belki de?

Dostluğu, arkadaşlığı, yarenlik etmeyi bir de?

Ve bir de; bu oyunların en büyük kahramanı Oktay’ı hele de..

* * *

Oktay, yaşıtımızdı. Benim ilkokuldan sınıf arkadaşımdı. Orta boylu, hafif tıknaz ve yerinde durmaz bir çocuktu. Çok hareketliydi. Çokta pırpır. Hepimizden daha açıkgöz, kurnaz ve atılgan bir yapısı vardı. Bu sayede çok sevilir, mahallede ve okuldaki oyunlarımız içinde her zaman en önemli bir figür olarak görülürdü. Bu üstün özelliklerine rağmen bizler onu asla kıskanmaz, aksine çokta severdik. Onu takımına alan tarafın yenilme ihtimali hemen hemen yok gibi bir şeydi? Sayıyla oynanan oyunlarda yada maçlardaki en zor zamanlarda o ne yapar eder, ya son golü ya da son sayıyı mutlaka alırdı. Yan mahallelerle olan maçlarda, onun bu açıkgözlüğü ve birden bire ortaya çıkmalarından dolayı hem maçları kazanıp hem de onu korumak için çok kavga etmişliğim vardır.

Bu konular içinde onunla ilgili çok anımız, anlatılası ve gülünesi çok olaylarımız olduğu gibi.

* * *

Oktay kendisini pek sakınmaz, çok korumazdı. Gözü pekti… Bir keresinde hiç unutmam; böylesi bir maçta düşüp kafası yarılmıştı! Çok korktu ve ağlamaya başladı bu… Ben sarıldım canım arkadaşıma, kimi zaman omuzladım, kimi zaman sırtımda eve kadar getirdim onu. Zaten bizim bir üst katımızda oturuyorlardı, komşuyduk… Keşke bu iyiliği hiç yapmasaymışım? Gözlerinden boncuk boncuk yaşlar dökülen ve bu sayede şefkatle karşılanacağını sanan Oktay’ı birde, onu bu halde kan revan içinde gören annesi Saliha teyze dövdü!… Nur içinde yatsın.

Baktım; Oktay deminkinden de çok ağlıyor?

Fakat arada sırada bu gibi talihsizliklere uğrasa bile, içimizde oyunu en çok sevenimiz oydu. Hiç vazgeçmezdi oyundan da, bu oyunlarda sürekli kazanmaktan da. Hayat enerjisini onlardan alır, oyundan beslenirdi o sanki? Derslerle çok ilgilenmezdi. Çok pratik bir insandı her şeyden önce. Karşılaştığı sorun ya da problemleri çözmede kendine has bir kıvraklığa sahipti. Zaten çözemese de çözüm kolaydı onun için: “Umursamamak”

* * *

O zamanlar yine Oktay kadar orijinal, en az onun kadar da ele avuca sığmaz ama çok yaramaz Sultan’ımız vardı bir de?… Newyork’taki Harlem mahallesi, Ankara’nın Çinçin’i, İstanbul’un Kumkapı-Sulukule’si, Karşıyaka’nın Kongo Mahallesi dahil ne kadar psikopat yerleşim merkezi varsa, bunlar içindeki hiçbir bireyin bizim Sultan kadar “çatlak” olma ihtimali yoktur kanımca?... Bu çocuk mahallemizin, benim ve herkeslerin bildiği en huysuz ve geçimsiz insanıydı. Daha henüz dün kırdığı mahalle bakkalının camını, yenisi takıldıktan birkaç dakika sonra yeniden kırmışlığı vardır bu Allahın manyağının!… Bu manyak, kendi de dahil bütün toplumla kavgalıydı. Gahr-ı gazepdi. Oynadığımız, borularla atılan kağıttan yapılma gogillerin ucuna iğne yerleştirir, her gün bunlarla kedi-köpek avlardı psikolojik deli!… Bazen yakaladığı kedilerin dört ayağını birden birbirine bağlardı. Bütün mahalle onun bu yaptıklarının tamiriyle uğraşır, esir edilen hayvancağızları iyileştirme ya da özgürlüklerine kavuşturma derdine düşerdi. İlkokul 3. Sınıftaydık yanılmıyorsam?... Sultan’ın bu uçsuz bucaksız yaramazlıklarından artık gına gelip bir cinnet anında iyice bunalan annesi Hatice teyze, dünya yüzünde hiç olmayacak bir tavır ve davranışta bulunarak onu bir bakkalın hemen üst katındaki evlerinin balkonundan aşağı attı!

Ama üzülmeyin? Sultan 7 canlıdır. 6 canı daha var! Kolay kolayda bir şey olmaz ona?… Kalkar, üzerini silkeler ve hiçbir şey olmamış gibi davranır o, bu en olağanüstü hallerde bile… Yine öyle yaptı! Kalktı ve yaramazlıklarına o günden sonra da devam etti mahallede. Bir yaz tatilinde de, artık mahalleye karşı yüzü kalmayan zavallı ailesinin kararıyla da memleketleri Rize’ye göçüp, geri döndüler.

(Çok sonraki yıllarda eski komşularımızdan hayretler içinde öğrendik ki; çok sonralarda çok talihsiz bir şekilde bizim Sultan, çalıştığı dozerle çok derin bir uçuruma yuvarlanmış, bir yol yapım çalışması esnasında!.. Ardından hemen, her ikisini de çıkarmışlar o uçurumdan. Ama o olaydan sonra bile Sultan, üstünü başını çarpıp silkeleyip normal hayatına yine devam etmiş... Talihsiz dozeri ise önce hek’e, sonra da hurdaya ayırmışlar.)

Fakat onlar gitti, “Mazlum” geldi bu seferde Almanya’dan… O da çok yaramazdı. Olmayacak işler ve yaramazlıklar ondan sorulur oldu bu zamandan sonra mahallede.

Eskiden, şimdiki gibi inşaatlarda kullanılan hazır alçılar yoktu, paket paket satılan? Ustalar, yaptıkları inşaatın yanına yöresine büyükçe bir çukur kazar, kireci burada suyla söndürüp kullanılmaya hazır hale getirirlerdi. Çoğu zamanda bu iş için açtıkları çukurları uzun süre kapatmazlardı. Tabi, yağmur yağdıkça su dolardı bu çukurlara. Biz de tahtadan yada eski zeytinyağı tenekelerinden yaptığımız gemileri yüzdürdük bu sularda. Küçük bir göl kadar olurdu yağmur yağdığında bu çukurlar.

Bir gün, yine böylesi bir gölün başında neşe içinde oyun oynarken Mazlum’un bu su birikintisinden karşıdan karşıya atlayacağı tuttu. Biz kendisini uyardık; “Çukur çok büyük. Karşıya atlayamazsın, suya düşersin!” diye… O zamanlar Türkçesi biraz kıt olan Mazlum anlamadı. Gerildi… Koştu koştu ve suya çakıldı. Fakat suya düşen bir insanın tepkisini vermedi o an nedense? Savaşta vurulmuş, yada kızgın bir ateşe düşmüş gibi davrandı, bir deli bağırtı eşliğinde!..

Su dolu büyük çukurdan kendisini, ayağına saplanan bir çivili tahta parçasıyla beraber çıkardık. Ben ömrümün ilk cerrahi müdahalesini yaptım, bir ayağımla tahtaya basıp, Mazlum’u zor bela çekmek suretiyle. Çivili tahta çıktı ayağından. Topallayıp ağlayarak eve gitti bu.

* * *

O güzelim yıllara ait birçok anı içinden işte bir kaçıyla, arkadaşlarımı yazmaya çabaladığım bu 45 yıl öncelerde;

Miçcori’siyle, Neco Necdet’iyle, Cengiz’i-Oktay’ı, Yücel’i-Yusuf’u, Erkan’ı-Hakan’ı, Berkant’ı-Ufuk’u, Eyüp’-ü-Tatar’ı, Seyit Fatih’i ve Ördek Harun’uyla olağanüstü bir mahallede geçen çocukluktu bizim yaşadığımız. Kimi zaman yan mahallenin çocuklarıyla maçlarda anlaşamaz sabah kavga eder, öğlen vakti ise sarmaş dolaş olur okulumuza yine beraber kol kola giderdik. Bir Yetiştirme Yurdu’nun hemen yanında bulunan İlkokulumuza, evlerimizden ve o güzel mahalleden bize yansıyan ışığı götürmeye ve bölüşmeye.

Götürürdük de, bölüşürdük de..

Hayatı, kardeşliği ve arkadaşlığı hele de?… Bir ucuz simit bile bölüşülürdü o zamanlar… Şimdiki nesil için belki de hiç bir şey ifade etmeyen bazı mühim şeyler vardı çünkü o zamanlar hayatımızda. Mesela, şimdiler bilmez; bakkal, rahmetli Ali Fuat Amcamızdan aldığımız leblebi tozu, bize o zamanlar bu dünyanın en kıymetli hediyesiydi… Serin yaz akşamlarının ödülü, kocaman ve çok samimi bir toplulukla çıtlanan ay çekirdekleriydi... Sakızlardan çıkan, meşhur artislerin ve sevdiğimiz ünlü futbolcuların resimleriydi bize, en büyüğünden mutluluk ifadesi... “Gatırcı Bakkal”ın, markasının adı “Bir-Tek” olan gazozu ise; en değerli içkisi?

İşte, böylesi candan yürekten bir masal aleminde açtım, dünyaya ben gözlerimi…

İşte, 50 yıl kadar öncelerde yaşanmış bu peri masalının adı: “26 Evler”di.

- S O N -

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Murat Akyol - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haberler Ankara Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haberler Ankara hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Şehir Markaları

1 yıllık yayın süresi ve makul bütçesi ile markanızı parlatın.

0 (312) 229 25 01
Reklam bilgi

Anket İş Hukuku'nda Zorunlu Arabuluculuk Nedir?