GÜNDÜZ GÜNDÜZLEMESİ

Giresun hariç tüm Türkiye de, hatta; dünyanın hiç bir yerinde olmayan, bilinmeyen ve uygulanmayan bir kavramdır "yukarıdaki başlık."

Yani; gündüz gündüzlemesi..

Sadece bir kadim kente ait olan ve başka da hiç bir yerde gözlemlenmeyen bu gelenek-görenek ne demektir? Anlamı nedir? Çıkış noktası neye sebeptir? Nerelerden gelip, nerelere gider bu başlıkta yazılan bu iki kelimenin mesajı-anlamı?

Konuyu hiç açıklamadan, bence önce şunu söylemek gerektir... Bu bir, "etki-tepki" meselesidir. Mesela bir örnekle, günümüzde bozulan bilgisayarlara format atmak gibi bişiidir bu belki de? Hepimizin hayatında bir gerçek olan, bir nevi geçici olarak "kafayı sıfırlamak" gibi bişii belki?

Çünkü gözünü sevdiğimin dünyasında kimi zaman öylesine altından kalkamayacağımız, olaylar, durumlar, kelime ve cümleler bizi bekler ki?

Artık "gündüz gündüzlemesi" bir şart, bir zorunluluk olur.

Yalnız sadece, bu evrenin en özel topraklarına has olup, benim şehrime bahşedilmiştir bu özel durum... Tanıdığım çoğu insanın uyguladığı bir özel terapi ve rahatlama yönteminden oluşan bir tarafı vardır kısaca bunun... Bu olayı kimin bulduğu, kimin icadı olduğu, ne zamanlardan beri bu topraklarda uygulandığı bir büyük sır, bir muammadır. Yalnız bilinen bir şey varsa; o da, "gündüz gündüzlemesinin" Giresunca bir terim, uygulamasının da yine bizlere has bir şey olduğudur. Çünkü bendeniz, 81 ilin üçte iki sayıda olanlarını gezip görmüş bir şanslıyım. "Gündüz Gündüzlemesini" Şehr-i Canan hariç başka hiç bir yerde de maalesef göremedim. Keşke, göreydim. Eminim o şehirlere bir rahatlık, bir esenlik, bir huzur gelecekti mutlak bu sayede.

(Bu konuda,) Başka şehirlerin kayıplarını, hayatlarındaki yavanlığı ve o bir türlü düşünüp de bulamadıkları eksikliği biliyor ve onları anlıyorum. Allah onlara sabırlar versin, onları da bir an önce "gündüz gündüzlemesi"ni öğrenip uygulayanlar sınıfına dahil etsin.

* * *

Bir kere ve her şeyden önce; gündüz gündüzlemesinin, mutlak uyulması gereken genel kriterler vardır. Bir disiplin ve kurallar manzumesi çerçevesinde yapılır bu işlem... Onlarsa şöyledir:

Karşınıza çıkan olaylar zincirinin yükünü taşıyamadığınız durumlarda, en yakın tanış içkili mekana girilerek önce selam verilir... Çok kısa bir hal-hatır faslından sonra da önünüze gelen bir bardak içkiyle bu kutsal ritüel başlar. İçinde olduğunuz sorun ve problemler yumağının size yaptığı baskıdan dolayı, öyle etraftaki insanlarla çok muhabbet etmeden, sakin ve vakur bir halde bu tek bardak içki sakince yudumlanır. Bu esnada çevreyle çok ilgilenilmez. Mümkünse, hiç konuşulmaz. Etrafta çıkması muhtemel; kavga, dövüş, laf atma, ters bakma gibi durumlar diyelim ki oldu, olsa bile hiç bir olay ve kişiyle muhatap olunmaz. Çözülmesi ve düşünülmesi gereken kendi sorunlarınız birincil önceliklidir çünkü... Kafanız dumanlıdır kısacası. 2. bardak, üst üste pek tercih edilmez. Gündüzlemeye, (şayet devam edilecekse) biraz vakit sonra herhangi başka bir mekanda devam edilmesi evladır. Edilirse bile, efendiliğinizden ve beyefendiliğinizden zerre ödün vermeden kibarca içilir bu ikinci içki de... Zaten gündüz gündüzlemesinin ilk ve altın kuralı, içki içtiğinizin, o mekandan çıktıktan sonra kesinlikle anlaşılmamış olmasıdır.

Giresun'da, işte bu tıpkı bir sosyal etkinlik gibiymişcesine, bu durumda olanların oluşturduğu sosyal gruplar vardır. Genel olarak gündüzleme olayının içinde her gün bulunanlar, karşılıklı çok iyi derecede tanır ve saygı gösterirler biri birlerine. Bu durum zaman içerisinde bir sosyal doku, samimi de bir beşeri bağ oluşturmuştur hatta.

* * *

(1 yıl kadar önce)

Efendim; bugünlerde uzun, upuzun bir koşturmadır gidiyor benim için; diğer zamanlardan biraz farklı ayarda... Bir deli işlerin içine öyle bir girdim ki, bir daha da çıkamıyorum. Kimileri bunun adına; "sanat" diyor.

Genel konusu Amazonlar olan yazdığım bir romanın, antik bir mekan olan ve bu kadim uygarlığın binlerce yıl önce yaşadığı Giresun Adasında (Aretias) tanıtımı yapılacak. Kitabın ve şehrin tanıtımının çok iyi yapılabilmesi için uğraşıyoruz. İlk baskısı 10 Bin basılan bu eserin hak ettiği emeğin karşılığını da bulabilmesi için.

Bugünlerde şehrin bir o başında oluyorum bazen, bir de bakmışım bir anda da tam öbür başında... Bazen ben bile bu durumlara hayret edip; "Ula ben buraya ne zaman geldim! Daha demin, iki dakka önce Gazi Caddesindeki o deli galabalığının içindeydime?" falan diyorum kendi kendime.

Tam da burada, yeniden konunun en başına dönmem gerekecek. Yani asıl konuya... Yani bu öykünün yazılmasına sebep konuya:

Benim, mesai günleri "gündüz gündüzlemesi" gibi bir şansım olmadığı; mesai saatleri içinde asla içki içmediğim ve içmeyeceğim için, bu sıradışı olayı genelde denk düşerse Cumartesi'leri yaparım... (Pazar günleri Giresun'da kutsal pide günüdür, genelde aileleyle birlikte geçer zaman.) Yine bir Cumartesi idi geçen haftalarda. Giresun'un en güzel semtlerinden, bir zamanlar kıyısındaki masmavi bir denizin dalgalarının gelip uzandığı "altın" renginde uçsuz kumsalları olan Kumyalı'daydım. Yaşım itibarıyla benim de göremediğim o güzelim zamanlardan şimdiye üzerine; 1 liman, bir balıkçı barınağı, bir devasa park ve sosyal donatılar yaptılar!... 1959 'lu yıllardan beri buraların kumsalları dahil bütün güzellikleri iğdiş edildi bu semtin. Kıyı, binlerce kamyon kaya ile doldurulup, bu anlatılanlara kayalardan simsiyah bir set çekildi!

İşte Kumyalı'da, bahsedilen bu sahilden biraz arka taraflarda bir dükkanın önünden geçiyordum... O anlardı, devrim döndü! Benim için hayat bitti! Nefesim kesildi!

Sanki, dünya dil bilimi tarihi ve bu evrenin tüm filoloji tarihini yerle bir edecek bir ilanı görmekte gecikmedi, şu talihsiz ama bir o kadar da meraklı gözlerim... "Allah aşkına! Muhammed-Musa aşkına! Bu güne kadar çözülmesi en imkansız alfabeleri, çivi yazılarını, en zor tablet ve taşları, papürüs-parşomen yazıtları ve hiyaroglifleri çözmekte hiç de zorlanmayan, bunları çözenlerden bi dane dil bilimcisi yok mu ulan burda!" dedim ben bi anda kendi kendime... Çünkü okuduğum, daha da doğrusu okuyamadığım (ne olduğunu çözemediğim) ilanın en altta bir yerinde (çok kötü bir el yazısıyla) şunlar yazıyordu;

- Supurketor

(???)

Kapısında; eski püskü bir kaç parça buzdolabı, çamaşır makinesi falan olan ve büyük ihtimalle bu ev aletlerinin tamiratını da yapıp satan bir yerdi burası. Dükkanın çatmasındaki paslanmış olan pis yazılarla dolu levhanın en altında yazanını (alet, madde, icat ya da her neyse adı konulan,) çözemedim bi tek!...

"Supurketor"

(???)

Orada uzun bir süre donup kalarak, bu muamma kelimeyi bulmaya, bunun adını anlamını ve nerden gelip nereye gittiğini anlamaya çalıştım. Ama başaramadım. Yolun kenarında uzun süre durup beklemiş olmalıyım ki; bir dolmuşçunun hiç de kibar olmayan kornasıyla kendime geldim. "Ula, supurketor ne demekti yaa? Böyle bir kelime, güzel Türkçemizde var mıydı acep?" diye diye de yürümeye başladım yeniden.

İşte o anlardı... Artık daha fazla dayanamadım. Üzerime yüklenen bu anlamsız dünyanın, bu en anlamsız kelimesini çözmek için sakin bir yerde "gündüz gündüzlemesi" yapmaya karar verdim. Ayaklarım da beni bilinçsizce yürüttü ve Giresun Tepebaşın'daki Masal'a getirdi. İkindinin tam üzerinde bir saati zaman. Kimsecikler yoktu Masal'da sevgili Gürsel aabim hariç. Selamlaştık. Sonra hal hatır falan, klasik.

* * *

Bu gibi durumlarda çok inat bir yapım ve ser verir-sır vermez taraflarım vardır benim... "Supurketor" olayından kimselere bahsetmedim. Onu mutlak çözülmek üzere iç dünyama gömdüm. Bu ruh haliyle de geldim, oraya oturdum. Sonra kalkıp, kendime (gündüz gündüzlemesini gerçekleştirmek için) sert bir duble rakı koydum bardan. Tam da bu anlardı ki, bizim Aamet girdi içeriye. Üçümüz aynı masada oturduk tabi haliyle. Aamet sağ olsun; beynimin bütün hücrelerinin taradığı, veyahut şayet o kelime varsa da, onu bulmak için yoğunlaştığı tüm odaklarına çeşitli meseleleriyle limon sıktı.

Önce; yeni yeni başladığı ve bir türlü başaramadığı iddia tarzı şans oyunlarındaki kötü talihinin tarihçesiyle girdi bu lafa... Neymiş efendim; "İspanya'nın hatta dünyanın en iyi takımı Barcelona'ya para basmış da, bu salak Barcelona o gün gidip, geçen sene 2. Ligden La Ligaya yeni çıkmış olan en fakir ve gariban, yemeye ekmee olmayan bir takıma o hafta yenilmiş!!! Ulan, supurketor'un ne olduğunu bulmak, hatta sırf bu kelime yüzünden kafayı sıyırmak daha güzel bi durumdu ya!!! Sen nerden geldin de girdin şimdi benim bu deli dembelek dünyama Aamet? Ha sonra girdin de ne oldu? Supurketorun anlamı mı çözüldü? Ya da bu kelimenin "bana neyi çağrıştırdığı" hakkında bir fikir mi verdin?"

Hayır, hayır, hayır... Olamaz!

Ahmet iddia anılarına durmadan devam etti sonra..

Bir gün Ahmet, yine çok değişik bir tavır ve davranış da daha bulunarak bir takıma daha para basmış(?)... Fakat o gün, beraberliğe ve tek maça para yatırmış. Bu durumda skor kaç kaç olursa olsun, maçın berabere bitmesi gerekiyor. 89. dakikada bir penaltı kazanmış, takımlardan 1-0 geride olanı... Bizim Aamet sevinmiş. "Hani penaltı yüzde yüz gol olur, maç da bu sonuçla biter, ben de kazanırım" diye. Zaten penaltı gol olduktan sonra geride oynanacak zamanda yok. Yani para garanti. Yani paralar cepte.

Ama öyle olmamış. Topçu gerilmiş gerilmiiiiş, gelip topa öyle bir koymuş ki; zaten ufak tefek olan stadtan, topu garşıki baççeye atmış!

Artık ben, nasıl bir günahkarsam? Bütün gün bu ve bunun devamı hikayeleri dinledim akşam olana kadar bizim Aametten..

* * *

O günkü iğrenç "güzdüz gündüzlemem" işte bu şartlar, bu ahval ve şerait içinde geçti. Dilimize, "Tenekeci Bopçek" olarak geçen ve dimağlarda bu sevimli haliyle kalıp tat bırakan rahmetli Maykıl aabimizin şarkısınının adının bile daha güzel durduğu bu kargaşa aleminde, "supurketor" ne demek, bütün gün onu düşündüm düşündüm ama bu soruya bir türlü bir cevap bulamadım. Zaten bulmama da imkan yoktu. Çünkü o gün başımda, Aamet adında ama çok da sevdiğim bir baş belası vardı.

Hafta başında, hayatımın o günlerde çözülmesi gereken en hayati sırrı olan bu kelimenin anlam ve önemini bulup-sormak için, o 2. el malzeme türü şeyler satan tamirci dükkanına gittim sabah erkenden. Beynimin içini kemiren ve hayatıma iğrenç bir şekilde girip bir türlü çıkmayan o "supurketor" kelimesinin ne demek olduğunu anlamak için yaptım bunu... Dükkan sahibi; beni sorduğum soruyla, fakat kahkahalar atarak karşıladı. Tabi ben, onun bu boş boş gülmelerinin bitmesini bekledim uzun süre... Ardından ak saçlı yaşlı ihtiyar gayet sert bir edayla bana şu cevabı verdi;

- Evladım kör müsün, yada okuma yazman mı yok yoksa!... Orada yazan şeyin adı: "Süpürge Torbası"

* * *

Allah seni bildiği gibi yapsın e mi, manyak gocaman... Oysa ki ben ne kadar da cahilim???... (Utancımdan yerin dibine girdim sanıyor o anlarda beni???)

"Bası" eki (ibaresi,) yazacak yer yetmediği için benim daha öncesinde göremediğim yerin aşağısında kalmış... "Supurketor" la birleşince de; "supurketorbası," yani türkçe manasıyla; şu elektirikli süpürgelerde kullanılan, bitince atılan ya da temizlenen "süpürge torbası" haznesi demekmiş bu olağanüstü kelime.

Şimdi hafta başı... 5 gün, "gündüz gündüzlemesi" yapmama aralığına girdim. Cumartesi'ye duruma bakacağız.

İnşallah bizim Aamet'i görmem o güzel gün... Yoksa "gündüz gündüzlemesi" bana yine kabuslardan bir demet olur!

- S O N -

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Murat Akyol - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haberler Ankara Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haberler Ankara hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.