DÜKKANIN KEDİSİ

Yürümek, bir insanın yapabileceği en doğal spor ve kendi vücuduna verebileceği en güzel hediyedir bence? Zaten bu görüşü onaylarcasına bütün tıp doktorlarının ve spor uzmanlarının da ortak fikri budur. Fakat sistemli ve belli bir tempoda olacak, yapılacak bu eylem… İçinde; kan basıncının düzenlenmesinden tutunda, beyine giden oksijen miktarının artmasına, kandaki yağ oranının düşürülmesinden, kemiklerin sertleşmesine kadar sayısız fayda barındıran bu spor, “endorfin” adı verilen keyif hormonlarını salgılayarak şu olmaz olası dünyada sığınılacak bir “vaha” vazifesi de görüyor aslında, kıymetini bilenlere?

Ben bu sayılan değerlere kıymet verip fırsat buldukça gayette uzun yürüyenlerdenim. Belki de bundandır, ömrüm boyunca fazla kilom hiç olmadı.

Yüzyıllardır tıbbın bir tedavi yöntemi olarak görüp tavsiye ettiği “yürüyüş,” günümüz dünyasında da revaçta. Kendimi bildim bileli, insanlar yürüyor. Ben de yürüyorum. Değişen tek şey zaman zaman yürüyüş yapan insanların aksesuarları olmuştur belki bunca zaman içinde? Ne bileyim işte, bir ara köpekle yürüyüş furyası vardı. Sanırsın ki; sanki köpeğin kalp-damar hastalıkları sorunu var?

Walkman icat olunduydu, biz gençken?... Bir dönemki yürüyüşler onsuz olmazdı. Parasını verip kullanmaktan başka hiçbir icada imza atamayıp, havasını attığı hiçbir ürünün üretiminde bulunmayan asil toplumumun asil fertleri, kulağında bu aleti eksik diğerlerine, hava atarak yürürlerdi, yürüyüşleri esnasında.

Şimdi akıllı cep telefonları var… İnternet dahil, bütün sosyal medya hesapları ve müzik dinleme imkanları olan yeni kandırmacalar herkesin ellerinde. Adam sahile yürüyüşe çıkmış, en hızlı tempoda yürürken, en hızlı tempoda da mesaj atma ve el-aleme cevap yetiştirme yetisini de kazanmış, çok üstün bir özellik olarak!... Sorsan, spor yapıyor?

Ömrü hayatı boyunca (akıllısı olsun-delisi olmasın,) cep telefonu denilen nesneyi bir gün bile cebine sokmamış bir Ademoğlu olarak; yürüyüşlerde yanımda taşıyacağım ihtiyaç malzemesi, bu sayılanların hiçbiri değildir benim için?... Çekirdeğin canını seviiim: Çekirdektir. Evet, bildiğiniz, ayçiçeği?... Yorulduğum, yada yorulunan bir yerde oturup denize karşı çekirdek çıtlamak?... Ne güzel!

Aksesuar ve sarf malzemesi olarak yanımda bulunsun, eşofmanımın cebinde olsun diye çekirdek almaya bir kuruyemişçiye uğradıydım, çok yıllar önce bir gün… Yalnızdım. Karşıya, sahile geçip yürüyecektim uzun uzun. “Kuruyemişçi” tercihimin sebebi de, dökme çekirdeklerin paket olanlara göre daha taze ve lezzetli olmasıydı kendi damak zevkime göre?… Bilemezdim ki bu alışveriş vakası hakkında, bir gün öykü yazacağımı? Girdim dükkana.

Sahile çıkmadan önceki son tedarik noktası olarak gördüğüm bu dükkandan bir paket taze ve sıcak çekirdek alarak çıkmaktı, tek niyetim… Müessese tanış. Dükkan sahibi Temel abimle selamlaştık içeri girince. Bir-iki hoşbeşten sonra da “dökme çekirdek” almak istediğimi söyledim ben. Demez olaymışım! Gayet doğal olarak söylenen bu talep, patron Temel abi tarafından dükkanın çırağına sözlü olarak iletidiğinde koptu, esas kızılca kıyamet!

İçinde; fındık, türlü türlü fıstık, çeşit çeşit leblebiler, şekerlerle lokumlar ve tabi ki çekirdek bulunan, bölmeleri olup metalden yapılma kuruyemiş dolabının çekirdek gözünü açan talihsiz çırakla ben ve Temel abi neye uğradığımızı şaşırdık birden bire! O anda tamda kuruyemiş dolabının önünde ve ayaküstü sohbet ederken gerçekleşti bu olmaz olası sürpriz! Dolabın içindeki çekirdek gözü, dükkanın çırağı tarafından açılır açılmaz, bir fare yaklaşık 1 kulaca yakın zıplayarak yine aynı göze geri düştü!... Bir müşterinin gözü önünde cereyan eden bu utanç verici sahneyi anında algılayan çıraksa, müthiş bir refleksle o gözü bir hışımla çarparak geri kapattı!... Koca büfe sallandı o an! Fare, içerde. Fakat bu sahneyi gören Temel abi de refleks sahibiymiş? Ben o anda havada sadece bir Osmanlı tokadı gördüm!... Ardından da bir ses yankılandı dükkanın duvarlarında;

- Şırrrrrrrrraaaakkk!!!

Olan; bizim gariban çırağın ensesine oldu?... Ardından da Temel abimin, bugün bile kulaklarımda olan (ve her hatırladığımızda) günler-aylar-yıllar sonraki kahkahalarımıza sebep şu cümlesi patlayıverdi;

- Ulan ben size kaç defalardır söylemedim mi?... Ulan ben sizi daha önce defalarca bu konuda uyarmadım mı?... Nerde lan! Bu tükanın kedisi???

(Ben;) Müşteriye mahcup olunan, ama anında ve böylesi bir zeka ürünü, böylesi bir “kılıf” daha ömrümde görmedim?... Sanki kuruyemiş dolabına fareyi çırak kendi elleriyle tutup attı da?... Sanki çırak, kadrolu kedi çalıştıracak da yanında?... Kuruyemiş dolabının emniyeti ve güvenliği için!O gün kendimi attım, güzelim şehrimin güzelim sahillerine, kahkahalarla… Yanımda; köpek, walkman, cep telefonu ve ne yazık ki “çekirdek” bile olmadan.

O günden sonra sahillerde, şayet yalnızsam, bir talihsiz çırağın yanım sıra yürüdüğünü ve bana kaldırımlarda yoldaşlık ettiğini farz eder halen, şu garip gönlüm… Sanki birlikte bu olaya yeni baştan yeniden güleriz?... Ama ben üzülürüm yinede, dükkandaki o çınlamayı anıp, bazı bazı.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Murat Akyol - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haberler Ankara Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haberler Ankara hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.