KÖŞE

Bugün telefonla Ankara'daki bir dostumla konuşuyoruz... Söz döndü dolaştı Edebiyata geldi. Bana dedi ki bu; "Murat, Ankara'da olup da, bizden birisini buradaki bir sitede her gün okumak güzel şey... Sana çok teşekkür ederiz."

Ben "teşekkür ettim" kendisine.

Fakat tuhaf bir durum varmış, Haberlerankara.com sitesinde yazdığım köşeyle ilgili... Telefondaki dost, farkına varınca, en çok da buna gülmüş..

Biliyorsunuz; Sayın Ali Rıza Demircan Beyefendi, Türkiye'nin söz sahibi İlahiyatçılarındandır. Birkaç dönem Beyoğlu Belediye Başkanlığı da yapmış olan Sayın Ahmet Misbah Demircan'ın da Babasıdır kendileri... Beyefendi; olgun, bilgi birikim sahibi bir entellektüeldir de ayriyeten... Malumunuz, Yaşar Nuri Öztürk gibi deniz derya bir insanı, hiç anlamadan, daha da acısı anlamaya çalışmadan kaybetti bu ülke. Oysa o; daha 9 yaşında Kur'an'ı hatmeden, yıllarca, yüzyılların dine bir sülük gibi yapışmış bağnazlığından ve yobazlığından Milletini kurtarmaya çalışan, bu uğurda ömrünü vakfeden büyük bir insandı. Rahmet diliyorum. Ali Rıza Demircan Üstat son yazısını da zaten ona ayırmış.

Kendileriyle sayfa komşusuyuz... Bilmem nasıl denk düştüğünü, anlamadım ama adam din alimi. Ne kadar ciddi konu varsa bunları bulup bulup yazıyor her gün. Güncel olaylarla alakalı ve dini pencereden... Bense; delilerle, hayatın içinde ne kadar absürt, alakasız, saçma sapan ve deli dembelek olaylar dizini ve insanlar var ise, onlarla ilgiliyim... Siyahla Beyaz gibiyiz yani anlayacağınız? Ama yan yana.

İşte bu yüzden, bu köşe yazılarından ikisini altlı üstlü okuyan bir insanın o günkü ruh hali konusunda bir saptama ve tahmin yapamıyorum. Fakat büyük bir ihtimalle, sabah uyanınca "önce giyinip, sonra da duş alan" bir adam durumudur yaşadıkları sanırsam?

* * *İnsanın güne nasıl başladığıyla ilgili, insanoğlunun çok yıllardır bilinçaltında süregelen saplantıları vardır... Kimi insan gördüğü bir kara kedinin ona o gün uğursuzluk getireceğine inanır. Kimi, ömrü hayatı boyunca dayalı olan bir merdivenin altından asla geçmez. Şimdi etrafta parayı bastırıp verenler için çeşit çeşit Avrupa arabalar var, memlekette "at" kalmadı! Binen de yok zaten bu sayede?... Kimileri sabah vakti gördükleri "nal" dan tırsarmış eskilerde!

Benim böyle batıl inançlarım yok. Hiç olmadı. Kedi de severim, merdivende görürüm, altından da geçerim, nal da (toplar) bulurum yerde... Dünyaya güzel bakmakla alakalıdır bütün mesele.

Mesela geçen güne, çok deli bir kahkahayla başladımdı... Sabah evden çıktım, 20-30 metre yokuş aşağı yürüdüm yürümedim; bir anda sinirlerim boşaldı...

Az ilerde, birazdan yaklaşıp önünden geçeceğim arabayı uzaktan görünce bir gülme krizidir geldi bana... Hemencecik de gitmedi. Sebep: Arabanın ön camının hemen üzerini kaplayan kocaman büyük harflerde şu kelime oyunu olan şu yazıydı;

"GAÇURDAN!"Gaç, (Kaç) ve Urdan (Oradan) kelimelerinin bileşik formu ile olağanüstü bir edebi yaratıcılık sanatına bezenmiş bu edebi, yerel, yöresel ve evrensel emre, o an çok saygı duydum.

İçerisinde; "lütfen çekiliniz, ben geliyorum," ya da "gaçın lan urdan, ööönüme çıkmayın," veya "önüme çıkmamanız hayrınıza olur?" gibi birden çok anlam ve özellikle birlikte uyarı barındıran bu sadeleşmiş cümleye öldüm, bittim!... İnsan, adına normal litaratürde "motto" denilen bir kelime oyununa aşık olur mu?... Ama adamın sıyırmışı olur işte, ne yaparsın? O anlardı... Ben oldum! Gözdemsin, son aşkımsın;

"GAÇURDAN!." * * *Karadeniz'in doğusu, bu dünyanın aranıp da bulunabilecek en özel yeridir bana göre... İlle de Giresun... Akıl-mantık sınırlarını zorlayıcı, (çoğu zaman yerle bir edici) genel bakış, genel duruş, izan, anlayış ve normal işleyişlerin tam aksi yönünde akar bu topraklarda hayat.

Sebepleri akademik olarak incelenmesi gereken sosyolojik bir konunun kahramanı bu topluluğun bu durumu; birazda doğal şartların oluşturduğu "zemine sağlam basmak ve ayakta sağlam durabilmekle" de alakalıdır. Ürkek adam bulamayacağınız bu bölgede, kolay kolay düz yerde bulamazsınız çünkü? Dağlar, tepeler oluşturur coğrafyanın çoğunluğunu. İşte bu yüzdendir ki; Karadeniz insanı doğuştan öğrenir, ayakta dik durabilmesini. Bu insanlar, fındık kabuğu misali basit kayıklarla dağ gibi dalgaları boğuşup yener de, öyle dönerler kıyıya. Kendine olan bu duygudan dolayı, kendisiyle barışıktır. Pratik zekalıdır, Kolay eleştirir; kendisini ve etrafındaki hemen her şeyi. Dünyaya birazda muhaliftir. Denizin o kendine has ana özelliklerinden olan canlılık, kendi kendini yenileyebilme ve hırçınlık, karakterlerinde hayat bulur onların. Kıvrak, hızlı düşünen, ve hızlı karar verebilen "ateş gibi" gözüpek insanlar çıkar bu topraklardan.

Bu insanların yalnız kendileri ateş gibi olmaz... Kullandıkları taşıtları da onlara göre öyledir??? "Ateş" gibidir!

Bir başka arabanın, bir başka şakacı sahibi de üşenmemişdi de, Kartal marka aracının tepesi olan kupasına komple; "YALAVU" yazdırmıştı yıllar önce, Giresun'da, büyük harflerle... Çünkü sadece bu topraklara özgü bir dil olan Giresince de "yalavu;" alev, alaz, yalangı manalarına gelen öztürkçe bir kelimedir. Bu da demektir ki Giresince, tarihi çok eskilere dayalı olan ve Türkçe'nin bir kolu olan kadim de bir dildir.

Hayat felsefemize de yansımıştır çoğuncası, az yukarıda yazılanlar... Bu konuda size yüzlerce örnek verebilirim. Mesela bakın;

"Girasunlu padırtı kütürtü yapmaz: Olay çıkarur!"Ya da;"Girasunlu olay çıkarmaz: Gıran Guyar!"

(Yani; bir dövüşe gavgıya mı girdi?... Uriyi tertemüz eder de urdan öyle çıkar!... Alayının kökünü gırar temizler yaani!) * * *E tabi, şarkılar, türkülerde nasiplenmiştir bunca anlatılanlardan... Şöyledir, Giresince olan, bir şarkının buralardaki aslı-astarı:VURGUNGözlerim uykuynennikBaruştu sanmaaaaSen gettin gideliiDarguuun sayuluurBende bi zamannar, sevüldüm emmeSeenki düpedüz, vurgun sayuulurNagada zulm etsen ah etmem saaHer iki cihandaaa gül ganaa ganaSeenle serenti ödüldür baaSensüz filla bile, sürgüün sayulur heriGiresun’un, yapısı itibarı ile gurbetçisi çoktur. Çoğu insanı ekmeğini-aşını ezelden beri bağlı olduğu bu güzel topraklarda arar. İstanbul başta olmak üzere; Bursa, Ankara, Almanya, Amerika, Fransa Girasun’lu gaynar. Ozan’da bu insanlardan bir, epeydir yok Giresun’da, gurbet ellerde. Bu Ozan; saçlı sakallı, beline kadar saçları olan düzgün, akıllı sulu, uygar bir insan. Zamanında bir kızı çok seviyordu buralardayken, kızın adı: İnci.

O zamanların içinde ve günün birinde sevdiceğinin evine telefon açıyor bu. Derdi-meramı, çok sevdiği İnci’siyle telefonla konuşmak. Fakat telefona kızın annesi çıkıyor. Ozan, çok uygar, üniversite mezunu ve çağdaş bir insan o zamanlar ama telefondaki ilk diyalogda şöyle maalesef;- Zııırrrrrrrrrrrr- Alo buyurun.- Merhaba Ayla Teyzeciğim, ben kızınızın arkadaşı Ozan. Şu an şayet evdeyse ve müsaadeniz de olursa, “İnci’ynennik” görüşebilir miyim?

Teyzemin yanıtı, heyecandan ve panikten yarı kibar yarı yerel bir ağız kullanan bu saf aşığa karşı çok kısa ve net oluyor; (Sanki kendisi çok kibar da?)

- Bi taa da bu evi arama ula, zibidi!... Önce sen bi, telefonda gonuşmasını öööğren! Gız da evde yok zaati!!!

En sadesinden, ama içinde ufacık tartışma bile olsa şu yerel ağzın güzelliğine bir bakar mısınız?... Bu topraklarda, hayatın içindeki gerçek ve doğal diyaloglar bile işte böylesine hep samimidir.

* * * Bir köy yerinde, herhangi bir konudaki insan sayısının belirlenmesi için yapılacak sayıma ve bakış açısına bak sen bir de:

- Eşün aazlular buyana, gazuk aazlular oyana geçsin bakiiim; gaç gişi varuk, bi sayalım?

Ha, bir de benim;

(Gençliğimde,) Evlenen Köylü Gızı bi yavukluma yazdığım en kısasından manimi de bir görelim son olarak :

İsdemedüüğün yere de baaladular başıınAllah kessin u evden de, ekmeeen aşııın

* * *Allahtan bu yazdıklarımı, Demircan Hoca merak edip de hiç okumuyu?... Vallaa, kaadı-galemi bırakırdı adam, bi daha da eline almamacasına; "Mazallah!"

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Murat Akyol - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haberler Ankara Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haberler Ankara hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.