KUTUDAKİ KÖPEK

Okunup üflenmiş “kutudaki” bir köpeğe; üstüne üstlük bir küçük hırsızlık vakasının (bu nasıl olacaksa?) failini bulacak olan (!) bir finoya hiç bulaşmadan ve hiç gaz kesmeden devam ediyoruz, askerlik hikayelerine… Fakat bizim Çavuş, İmam Abdülkerim’in kışlamızdaki bu komik ve salakça icraatına daha sonra döneceğiz.

90’lı yılların ortalarında, Samsun / Esentepe’deki Makineli Tüfek Taburundan, boyu 1.80’in üzeri olanları seçip, Kıbrıs’a yolladılar bizleri… Malum, Rumlar sınır komşumuz ya? Anlaşılan fizikli adamlarla hava yapacağız onlara?

Fakat aynen Ajda’nın “Baksana talihe, gülme bu mu diye?” şarkısındaki gibi, Kadir Gecesi doğmuş şanslı bir insan olarak ben, bir de düşmez miyim; koca Türk Ordusunun geçen senenin Kara Kuvvetleri Denetlemelerinde Türkiye 1.si olan, çok seçkin bir birliğine?... Baktım ki; buralarda kimselerin adını öğrenmeme bile gerek yok! Yoldan her geçene “Naa’ber la Rambo?” desen, kimse alınmıyor. Üstüne üstlük bunca eğitim, spor ve atış talimleri arasında bir de seçtiler mi beni, olmaz olası bir “Tören Mangası”na? Haydaa; Bugün Kıbrıs’ın Kurtuluş günü…Koş, Magosa’ya? Bugün Kıbrıs’a Karaoğlan Plajına Türk askerinin ilk ayak bastığı günmüş, koş Girne’ye? Bugün şu devlet büyüğü geldi, askeri karşılama yapılacak, koş Lefkoşa’ya? Bugün şu resmi tören var, bir devlet büyüğü ölmüş, koş Lefke’ye?... Gerçi, “çakı gibi” bir tören mangamız vardı, gurur duyardık kendimizle. Üstesinden geldik o sıcaklarda, onca görevin. Bütün Kıbrıs’ı da gezip. tavaf ederek!

Fakat daha kendi birliğimizle alakalı onca olayları ve yapılanları bile saymadım. Mesela; bir terbiyesiz Rum’un, Türk Bayrağına el uzattığı o talihsiz gün ihtiyat kuvveti olarak orada biz vardık. Bu belasını arayan adam o bayrak direğinde vuruldu o gün. Rumların şu sınır ihlalleri yaptıkları ve çok büyük olayların çıktığı dönemlerde de oradaydık. Aslında Birleşmiş Milletlerin silahlı askeri gücü vardı olduğumuz bölgede. (Peacekeeping Force in Cyprus –UNFICYP-) Fakat Nobel Barış Ödülü bile almış, çalışkan ve baskın bir güç olması gereken ve 1964 yılından bu yana adada bulunan bu United Nations (UN) askerlerinin yapacakları bütün işleri de biz yapardık. Bizim dönemimizde Arjantin askerleri vardı bu görevde olan. Biz onlara kısaca: “Uncular” derdik. Ben ömrümde bu UN’cular kadar rahat adamlar görmedim? Sınırda ortalık toz-duman olurdu kimi zaman, bu gözünü sevdiklerim hiçbir şeye müdahale etmezlerdi. Miskin-baygın sallanırlardı orta yerde. Ot mu atıyorlardı, kuru mu çekiyorlardı bilinmez, uyuşuk bir vaziyette etrafta olanları izlerlerdi. Kim bilir, belki de hırı-gürü hiç sevmeyen çok barışçıl bir millettiler vesselam? Belki de yaşam felsefeleri sadece dans, sadece tango üzerine kuruluydu? Kargaşayı sevmediler hiç.

Gerçi; saydığım bunca talihsizliğin ve garip olayların başlayacağının ilk sinyali, bu adaya geldiğimizin ilk gününden verildiydi de, biz anlamadıydık bunu?... Bir “Mayıs” gecesi Mersin Limanından bindiğimiz savaş gemisi bizleri Girne Limanına bıraktı, sabahın ilk ışıklarıyla. Ben bütün gece gemide uyumuşum. Adaya vardık. İlk tuhaf durulma karşılaşmak içinde çok beklemedik zaten? Girne’den bizi alıp, Beşparmak Dağları’ndaki birliğimize ulaştırmak için yola koyulan özel otobüs; yol, sabahın köründe bomboş olmasına rağmen baktık ki sürekli soldan gidiyor? Önümüze denk gelen ilk aracı sağladı (?) bizim şoför... Sonra tekrar sol şeride geçti. Karşıdan ilk gelen araçla da; o soldan, karşıdan gelende sağdan devam ederek geçiştiler. O anda otobüsteki safça bağırış-çığırışları anlatamam? Benim uykumda tam burada açıldı zaten! Meğer trafik “soldan” akarmış bu adada?... Kim bilir, Kıbrıs’ı belki de bundan dolayı çok sevdim?

Hava çok sıcak… Güneş, alışkın olmayanlar için çıplak bir teni delip geçecek kadar yakıyor insanı. Bir sütreden kafanızı uzattığınızda resmen sıcak bir yel esiyor yüzünüze. Bizdeki de şans ya? Biz birde, Kıbrıs’ın beklide tarihindeki en büyük orman yangınlarına denk gelmişiz? Yüreklerimiz acıyarak, 3-4 gün ve gece, uzaklardan ve yükseklerden güzelim ormanların yandığını gördük. Yeşille beraber, içimizde yandı.

Bu birkaç günlük geçici misafirlikten sonra faaliyetler başladı… Eğitim-spor-atış türevi durumlar en üst seviyede… Yani, askerliğimiz “halatların başında geçiyor” desem, yalan olmaz? Gerçi bizim Yılmaz gibi “Şikoyskiden Şikoyskiye” hiç atlamadık ama tatbikat ve intikallerde işin tuzu biberi! Günler bu minvalde akıp giderken imdadıma, hayatım boyunca her daim faydasını gördüğüm “futbol topu” yetişti… Var olsun!

Kıbrıs’ta askeri birliklerin katıldığı geleneksel futbol turnuvası varmış adada. Seçmeleri kolay geçtik, seçildim Alay Takımına. Bir aya yakın sürecek bir kampa gittik, Rum sınırındaki “Mevlevi” adındaki bir yere… İdman yapacağımız, çim sahaları da var.

“Mevlevi” günlerimiz dünya askerlik tarihine geçecek anılarla doludur. Bunca cımbışın, bunca hengamenin içinde çok gülünesi anlar yaşadık bu küçük köyde. Çok mucizevi ve olmayacak olaylara şahit olduk. Mesela; “Alayın topçusuyuz” diye her sabah, sabah kahvaltısında önümüze konulan tabaklar dolusu balların hikayesinden başlayacak olursak, bu dünyanın en çılgın askerlerinin bizim askerimiz olduğunu da tescillemiş oluruz? Sınıra sıfır noktadaki bu köyde, hiç olmayan sınır çizgisini, (bilerek) karşı tarafa geçen gözü pek askerlerimiz, Rum’ların peteklerinden arada bir birkaç çerçeve “göz “hakkı” alırlarmış meğerse? Bizim her sabah yediğimiz ballar da bu ballarmış? Bunlar; canları sıkıldıkça gidip arada bir de, Rumlara ait karpuz tarlalarındaki olmuş karpuzlara “Şafak” yazarlarmış. Düşünsenize; Rum çiftçinin biri, eve kendi yetiştirdiği karpuzu götürüyor ama üzerinde “Şafak 28” yazıyor? Ya da;

“Herkese nasip değil asker olmak hudutta, al bayrağın rengi var şu güzelim karpuzda!” gibi abuk-sabuk özlü sözler? Bir gün gelirken bunlardan birini de bize getirmişlerdi. Üzerinde şu müthiş edebi yazı vardı;

“Ne Albay, ne de Yarbay… Şafak doğan güneş… Alayına bay bay!”

Ula?... İnsan; yıllardır bu işi yapan yılların “dövme ustası” olsa, böylesi ustaca yazamaz bu yazıları bir düz satha?

“Allah sizi yok etmesin e mi?”... diyerek yedik, duvar yazılı nefis karpuzları..

Bir başka olayda da; bu birlikteki askerlerden biri tüfeğini kaybetmişti. Biz oradaydık ama esas konuyu bu muazzam olay kapanandan sonra duyduk... O günlerin içindeki bir gün, misafir olduğumuz birliğin komutanı, o askeri makamına çağırmış... Çocukta gitmiş tabii. Fakat silahını kaybetmesine rağmen (ki, silah namustur,) asker çok rahat… Komutan, silahının kayıp olduğunu bildiği askerine sormuş “silahın nerde?” diye… Çocukta “silahlıktaa” deyince, komutan gidip onu kendisine getirmesini istemiş. Asker gidip gelmiş tekrardan komutanın yanına. Fakat dönüşte “iki silahla” birden!…

Komutanın odasından ayrıldığındaysa, askerliğinin bitmesine aylar olmasına rağmen, elinde bir “terhis” kağıdıyla!

Bu aslan parçası; üzerinde “seri numarası” bulunan ve değiştirilmesi mümkün olmayan kaybolan silahının, daha da doğrusu “namusunun” yerine, beş-on dakka yürüyerek gidip, olmayan sınırın ötesindeki ilk Rum birliğinden o gece iki tane G-3 otomatik tüfek alıp da gelmiş meğerse?... Biz; terhisine şahit olduk.

Hiç akla hayale gelmeyecek hadiselerle dolu “Mevlevi Kampı” günlerimiz böylesi müthiş anılarla geldi geçti. Kışlamıza geri döndük. Döner dönmez de, bölükçünün bize yapmış olduğu “hoş geldin” sürpriziyle de ilk geceyi kapıda geçirdik!

Neyin ne olduğunu henüz biz bilmiyoruz ya? Bizim bölük, öksüz-yetim-evsiz-barksız çocuklar gibi meğerse üç gündür arazide yatarmış? Kimse yatakhanelere giremiyor. “Hasan” adında, çok sevdiğimiz gariban bir çocuk vardı, cüzdanı mı çalınmış ne? Bizim bölükçü kışlamızda hiç olmayan böylesi bir olaya çok kızmış! Kesmiş cezayı; “Bu cüzdan bulunana kadar, bölük ormanda yatacak!”

O gecemizde ulu ağaçların altında geçti. İşte şimdi biz olduk mu, birer yersiz yurtsuz “Orman Adamı?”

Bölüğün yaşlı başlı ve sözü geçen bir ferdi olarak ben olaya derhal el koydum. (Varsa?) Tuttuğu nöbetlerdeki adaletsizlikten tutunda, çarşı iznine çıkamamasına, memleketten harçlığının gelmemesine kadar başına gelebilecek her olumsuz durumda bir büyük şefkatle sevip koruduğum bu saf ve tertemiz yürekli fakir çocuğun cüzdanının çalınması benimde kanıma dokundu. Hemen bölük çavuşu Abdülkerim’i buldum. Keşke bulmasaydım? “Mevlevi” günlerim nede rahatmış?

Bizim Abdülkerim Karadeniz’li… Hemşerim… Karadeniz’in doğusundan. Rize’den.

Bölgesel kimlik olarak algılanacak, bunu söylemek istemezdim ama kendisi Temel’in de Temel’i... O’nun; daha gama burunlu, daha uzun boylu, farklı bir versiyonu. Sivildeki mesleği de “Müezzinlik, İmamlık.”

Ancak sizler böylesi deli bir imam tipini, daha öncelerde eminim hiç görmemişsinizdir? Ezan okumak için çıktığı köy camisinin minaresinden sevdiği ama alamadığı kıza anonslar yapan bir din adamı düşünsenize?... Ezan vakti mikrofonu eline alıp da; “sıradaki ezan, tüm sevenlere gelsin!” dercesine garip olaylara karışan bir garip Allah adamı? Bir güzel gönüllü sevdalı… Sevdiği kızın adıysa; Fatma.

Fatma’yı hem çok sevip hem de çok kıskanıyor, bizim Abdülkerim… Ne yaptıysa, ne kadar uğraştıysa da ailesinden defalarca istemesine rağmen kavuşamıyor Fatma’sına. Ben kızın babasına gıyabında ve hiç tanımasam da çok kızgınım. Bu kadar beyefendi, düzgün, altın kalpli bir damadı nerelerde bulacaksın be adam? “Al da kızın turşusunu kur!” diyesi geliyor insanın?

Allah adamı, sevip de kavuşamayanlar sınıfına koymasın. Abdülkerim’de, Fatma’da birbirlerini ölesiye seviyorlar ama mutlu son da bir türlü gerçekleşmiyor geçmişte aralarında. Abdülkerim hem Fatma’yı sevmeye, hem de günde beş vakit ezan okumaya devam ediyor köy yerinde. Günün birinde araları biraz bozukmuş bunların. Abdülkerim sevdiceğini birazda kıskanmış mı ne? Onun kendisinden habersiz bir yerden bir yere gitmesini pek istemiyor.

İşte durum bu merkezdeyken, bir namaz öncesi ezan okumak için minareye çıkan ve aslında köyünde gayet saygı gösterilen bu iyi kalpli din adamı, oracıkta bir ilke imza atıyor… Biraz sinirle, biraz kıskançlıkla, biraz da içinde yenemediği bir merakla minareden bütün köyün duyacağı şu anonsu da yaparak;

-Füf füfff… Dikkat dikkat! Şişşşt! Hoooop gız Fatma!... Sen gine benden habersiz nerelere gidiiisun? Eve dön bakiiim çabuk! Sıçdurma şimdi beni, gelip de hau bacaklarına!!!

İşte bizim bölük çavuşumuz: Abdülkerim… Hakkında daha fazlasını anlatmaya gerek var mı?... Bir de; gariban ve saf- fakir Hasan’ımızın cüzdanı kayboldu da, bizim bölük ormanlarda yatıyor ya hani kaç gündür? Bölüğün bu ve buna benzer bütün meselelerini bu adam çözecek!

Abdülkerim’i aldım karşıma, konuştum. Dedim ki ona;

-Bak Abdülkerim, bu iş bu cüzdan bulunana kadar böyle ormanda yatmakla olmayacak? Bütün bölük perişan? Bu bizim deliler ormanda yata yata, yakında Tarzan gibi ulumaya, ağaçtan ağaca atlamaya başlarlar bu gidişle? Biz, iyisi mi yerine konması gereken parayı aramızda toplayıp Hasan’a verelim. Bu mesele de kimse daha fazla taciz olmadan kapansın bitsin artık.

“ İyi fikir” dedi bu… Ama bu fikir bölükçüye göre iyi bir fikir değilmiş demek ki?

Geçmedi kızgınlığı? Bizlerse ormanda yatmaya devam ettik! Çözümsüzlüğün alıp yürüdüğü bu anlarda bu sefer fikir, bizim Abdülkerim’den geldi.

Fakat az sonra olacakları gördükten sonra ben, kendi kendime dedim ki;

-Allah’ım sana geliyorum… Sen bunca delinin içinde aklıma mukayyet ol!

Aradan geçen bir saat kadar bir sürenin sonunda, bütün bölüğü eğitim alanında topladı bu manyak!… Birde baktık ki; ortada bir karton kutu, kutunun içinde küçük ama sevimli bir köpek, yanı başında da bizim Abdülkerim? Kendi kendine ve gözleri kapalı, transa geçmiş bir halde hüşu içinde dualar okuyor bu köpeğe?... Ne işe yarayacaksa; bir de köpeğin kafasına ayrıyeten okunmuş, pis, yağlı bir şeyler sürmüş!

Bizim ülkemizde din, ne hikmetse Allah’la kul arasında yaşanmaz. Hep pis işlere alet ederiz biz, güzelim dinimizi. Kimi, siyaset aracı olarak kullanır onu, oy için... Kimi çıkarları için kullanır. Kimi hırsızlık, kimi başka amaçlar için?... İktidarlar için din, (vebali unutularak) çirkin bir hayat kaynağı olmuştur bu ülkede tam 60 yıldan fazladır. Basılacak bir “evet” mührüne karşılık yıllar yılı satılmıştır en ulvi, en uhrevi değerlerimiz? Kandırılmıştır cahil halkımız. Din sömürüsü yapmak; dersiniz ki, güzel ülkemin-çirkin anayasasının sanki 1. maddesidir? Hadi birinizde çıkın ve şimdi bana deyin ki “Murat yanlış yapıyor, yanlış yazıyorsun?” Ülkemdeki bütün din hizmetleri, hepimizde biliriz ki, parayladır?... Cenazen olur, parayla kalkar cenaze? Ardından mevlit okutursun, parayla? Bir işyeri açarsın, açılış duası parayla? Her Cuma namazdan sonra önüne bir para kutusu koyarlar! İşte bu yüzden inanmıyorum ben, bizim din adamlarına da, onların bu sistemlerinin samimiyetine de. Dinin-imanın “para” olduğu bir sistem bu sadece, bana göre? O samimiyeti ve içinde din istismarı olmayan o günleri ne zaman yakalarsak, işte o zaman bitecek zaten bizlerdeki bu rezillik! Siz; din işleriyle iştigal edipte, “durumu olmayan” (?) bir adam gördünüz mü hiç?

Ve size, midem bulanarak yaşadığım ve mensup olduğum dinin kimler tarafından insanlara anlatılmaya çalışıldığına bahisle; hikaye içinde bir hikaye:

Bir cenaze töreni sonrası, mevta toprağa konulduktan sonra mezarlıkta kavga çıktı! Biz anlamadık önce ne olduğunu? Meğer, para içinmiş bu aymazlık, bu utanmazlık? Herkesin gözü önünde ve içi para dolu bir “zarf” için kavga edenlerse, maalesef cenazeyi kaldıran 3 tane din adamı. Maddeyi insanlıktan öne koyan bu adamlardan işte o gün, bir kez daha tiksindim!

Bizim iyi niyetli ve altın kalpli İmam Abdülkerim’in yaptığıysa, fakir ve gariban bir askerin çalınan cüzdanını bulmak içindi sadece? Onun samimiyetine ve dürüstlüğüne her zaman güvenip inandım ben? Keşke her din adamının yüreği, benim saf ve temiz arkadaşımın gönlü gibi “arı” olabilseydi? Cenneti hak etmeye uğraşmaz, ölmeden bile zaten cennette yaşardık.

(Dini,) “Hırsızı yakalama” törenimiz az sonra başladı… Neymiş efendim; bütün bölük tek sıra olup, bu okunmuş mübarek köpeğin başını sırayla elleyecekmiş? Okunmuş köpekte; “hırsızın başına dokunduğu an” onu bilip havlayacakmış!... Ben kendimi tutamadım bu komik lafları Abdülkerim’den duyduktan sonra… Freni boşalmış bir araba gibi oldum, ağaçlara çarptım, bastım kahkahayı.

Hayatımın en unutulmaz sahnelerinden biri olan bu anlara, halendir nerede olsa- aklıma gelse, gülüyorum sebepsiz… Hele de o anlar içinde yanımda olan çok saf ve güzel gönüllü bir başka üretim hatası Antep’li Hüseyin’in bana yalvarırcasına ettiği delice cümlelerden sonra;

-Abi Allah aşkına!... Din, musaf, Muhammed aşkına!... Bu cüzdanı vallaha da ben almadım, billaha da ben almadım! Ama bu uyuz köpek şimdi tutar, kimseye havlamaz- havlamaz? Sıra bana gelince başlar üğürmeye!

Kahkahalarla ormana doğru gülerek kaçtım ben … “Ne olur birileri durdursun” dedim artık, bu altımıza etmeye ramak kalmış komediyi? Mideme ağrılar girdi gülmekten. Artık bu gecede ormanlarda yatmaya razıyım.

Abdülkerim’in köpeği kimselere havlamadı. Zaten biliyordum, böyle bir saçmalığın gerçekte de olamayacağını? O belki çok çok iyi niyetli ve düzgün bir insan ama benim ülkemde din, yolundan saptırılmış... İşte böylesi amacının dışında ve başka başka yerlerde kullanılıyor?

Mesela çok kaba, çirkin ama bence yerinde de bir örnekle;

(Sözüm ona;) Geri zekalı aptal adam!... Cahilliğin ve fikren geri kalmışlığın, paçalarından akıyor! (Olmayan-olamayan çocuğun için;) kadınını, namusunu, bir kapalı odada cahil ama çakal, din tüccarı bir mollaya teslim edebiliyorsun da, kadın doğum uzmanı bir hekime, bir doktora gitmek kanına dokunuyor öyle mi? Beşeriyetin maneviyatı için gönderilen dinini böylesi amaçlar için kullanan bu sapkın dinsizlerden değil de, amacı insanlığa faydaya programlı tıptan, bilimden korkutmuşlar seni sadece? Ama merak etme? Bu kafayla, o kapalı odadan olma bir çocuğun olacaktır eminim?

Tanrının sevgi ve doğruluk dolu buyruklarının insanlığa ulaştırılması gerektiği yerde olması gereken din, her konuda bir korku ve çıkar aracı olarak nasılda yamanmış insanoğluna?… Yazık!

Konu dağıldı… Kızdım yine hallerimize?

Bakın sonrasında neler oldu?... Hasan yarın ki gün çarşıya çıkmış… Benim canım Kıbrıs’ımın güzel kalpli ve candan esnaflarından bir kafeterya sahibi, bir sandalyede unutulan bir kayıp cüzdanı saklayıp Hasan’a eksiksiz teslim etmiş. Çok sevinmişti çarşıdan döndükten sonra garip Hasan’ım?... Bölüğümüzün o asil yanının zedelenmediğini anladığımda da, sarılmıştım ona... O da dedi ki bana;

-Abi, yüreğin çok büyük!.. İşte bu yüzden hepimiz bu kadar çok seviyoruz ya seni?..

Koskoca bir dönem içinde, insanların ortak yaşadığı bir yerde, sevgi-saygı-barış-içtenlik bu kadar üst seviyelerde olur mu? Bizde öyleydi… Çalınan, kaybolan, eksilen hiç bir şeyimiz olmadan, kavgasız gürültüsüz bitirdik bizler o güzelim günleri? Onur duyuyorum Hasan’ım? Senle de, her birinizle de ayrı ayrı… Bu dünyanın en mert, en yürekli, en haysiyetli askerleri olduğunuz için.

Bütün bu güzelliklerin bir film şeridi gibi aktığı ama bu dünyanın benim için en güzel filmlerinden birisinin daha bittiğini bilerek gittim, giyindim ve geldim onların arasına… Artık ayrılık zamanıydı şimdi. Küçücük yemekhanemizdeki üzgün ama candan alkışlar, adına “duvar” bile denmeyecek bambu kamış örgüleri çınlattı.

Güzel bir Ağustos gecesi, gece yarısı, saat “bir” sularıydı… Geceden gündüze, yada gündüzden geceye yaptığımız o silahlı ve tam teçhizatlı ve en az 60-70 km.lik intikallerde 11,5 kilo ağırlığındaki bana ait silahımı dahi, doğru dürüst bana taşıtmayan; yolu, yorgunluğu, suyu-ekmeği bölüşen bu canların, baktım ki nöbete gidenleri hariç hiçbiri yataklarına gidip uyumamışlar bile? Sordum, üzgün bir ses tonuyla;

-Çocuklar, akşam yemeğinde vedalaşıp helalleştik. Yarın zor bir gün olacak, neden gidip yatmadınız ki?... Sabah pentatlon geçip, 10 kilometre teçhizatlı koşacaksınız dağdan aşağı?

"Olsun abi,” dediler… “Senin için bir gece uykusuz kalmışız çok mu?”

Etrafımdaki bu yürekli insanların beni “büyük” saydıkları için bunu kendime yakıştıramadığım ve hiçbir gün ağlamadığım asker ocağında, o an çok sıktım kendimi… Yine ağlamadım. Ardından oturdu hep birlikte, bir bölük asker. O ana kadarki bütün olmuş olaylara yeni baştan dönüldü… Gülündü-söylendi, az biraz efkarlanıldı. Veda vakitleri çok can yakıcıcıydı.

Gündüzden ayarladığım; (arka arkaya 4-5 koltuklu, Kıbrıs’a özgü “limuzin” tipinde) bir taksinin Nizamiye’den giriş yaptığını yemekhaneyi telefonla arayıp söyledi, nöbetçi arkadaşlar. Taksi gelene kadar kucaklaşmalar, tekrar helalleşmeler…. Ve benim için anlamı çok büyük “duygu yumağı” sarılmalar. Ve sonrası bir yaman ayrılık…

Baktım ki; askerliği boyunca üzerinde çok hakkım olan ve bütün arkadaşlarım gibi sakındığım, koruduğum “Hasan” bir tas suyu, askeriyenin demir bardağıyla ardımdan döküyor.

“Kutudaki Köpek” geldi aklıma… “Ya o gün o köpek, olur ya, bana havlasaydı ne olurdu?” diye düşündüm içimden… Tabi ki “komedi” olurdu? Çünkü Alayın futbol takımıyla Mevlevi’de kamptaydım ben o cüzdan kaybolduğunda. Gülesimde geldi… Gülmedim ama o köpeğin bile üzerimde bir hakkı olduğu için, (o olaydan sonra hiç görmediğim halde) onu göremeden gideceğime bile üzüldüm..

Böylesi “gönülden ayrılıkları” da, günahlarıma kefaretten sayar mı ki; “Göklerdeki Tanrı?

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Murat Akyol - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haberler Ankara Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haberler Ankara hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.