Biz Fetöcü değiliz Vatan Sevdalısıyız

Türkiye Kamu Sen Adana İl Temsilciliği organize ettiği İstişare toplantısındaydık, ülke gündemi ve çalışma hayatına dair önemli değerlendirmelerde bulunduk.

Türkiye Kamu Sen Konfederasyonuna bağlı Genel Başkanlarının da katıldığı istişare toplantısı Coşkulu bir biçimde gerçekleşti.

Saygı Duruşu ve İstiklal Marşının okunmasının ardından Türkiye Kamu Sen Adana İl Temsilcisi Selahattin Dolgun, açılış konuşması yaptı.

Ardından bir konuşmada ben yaptım: “Biz FETÖ’cü değiliz, yan yana durmadık, bunlarla yolumuz hiç kesişmedi. Biz bölücü de değiliz, vatanseveriz, biz Türkiye sevdalısıyız Allah’a şükürler olsun.“Sendikacılık esasen bugün ve yarın son derece önemli bir faaliyet haline geliyor ve gelecek. Geçmişten beri kamu üzerinde siyasilerin bilhassa mevcut iktidarın ciddi tasarrufları olduğunu biliyoruz. Memurlara bakış açıları çok net. Burada 2 milyon 600 bin memurun hangi ideolojiye sahip olurda olsun şapkayı önüne koyup “Biz ne olacağız, hükümetin, sayın Cumhurbaşkanının kamu çalışanlarla ve 657 ile ilgili söyledikleri belli, biz ne yağacağız demesi' gereklidir.

“Bindik bir alamete nereye gidiyoruz belli değil”, “Hukuk yok, yargı bağımsızlığı yok. Herhangi bir hâkimin korkmadan karar vereceği bir zemin maalesef yok. Avrupa Parlamentosu’nda Türkiye’nin Avrupa Birliği müzakerelerinin geçici bir süre askıya alınması ile ilgili bir karar alındı. Bu bizi çok ilgilendiren bir karar olmayabilir. Türkiye’yi Avrupa Birliğine alma gibi bir niyetlerinin olmadığını biz yıllardır söylüyoruz. Ama AB, Türkiye’de yargı bağımsızlığının, insan haklarının olmadığını söylüyor. AB; ‘Gazetecileriniz cezaevinde’, “Bir sürü insan meslekten ihraç edilmiş’ diyor. Bunu sadece AB söylemiyor ki, ben de söylüyorum. Türkiye Kamu-Sen olarak Türkiye’de hukukun üstünlüğünün, yargı bağımsızlığının olmadığını, ayrımcılık yapıldığını bas bas bağırmadık mı? AP kararından sonra şunu söyledik: İnsanlarımıza adaletle yaklaşacaksak, bunu AB istiyor diye yapmayacağız. Hakkı, adaleti, hukuku, yargı bağımsızlığını bu millet hak ediyor, milletimiz buna değer diye yapacağız. Kral çıplak, bunu söylemek zorundayız. Söylemekten imtina edersek, başımıza bir iş gelir diye doğruları söylemekten korkarsak kim düzeltecek? Bunun bir bedeli varsa, öderiz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bizim devletimizdir. Bu millet bizim milletimizdir. Bu milletin başına bir iş geldiğinde, bu, bizi ilgilendiren bir durumdur. İsterse bizim anlayışımızda insanlar olmasın. Milletimizin her ferdi azizdir, kıymetlidir. Bunu bileceğiz. AB, ABD istiyor diye bunları yapmayacağız. Bizim milletimiz ta Çanakkale’den, hatta Anadolu’yu vatan yapma macerasının başladığı 1071 tarihinden bu yana çektiği acılarla, ödediği bedellerle güzel yaşamayı hak etmiyor mu? Elbette hak ediyor. O yüzden gelin, bunu, bu milletin evlatlarına çok görmeyin. AB, ABD umurumuzda değil.

Biz Türk milletinin dertleriyle dertlendik, bundan sonra da dertlenmeye devam etmek zorundayız. Kendimizi Türkiye sevdalısı, kökleri Anadolu coğrafyasında olan bir sivil toplum kuruluşu olarak tanımlıyorsak, bu milletin milli ve manevi hayatından beslendiğimizi iddia ediyorsak, tüm eksiklikler, kusurlar, yanlışlar bizi ilgilendiriyor. Susmamak lazım. Ne diyor Mehmet Akif Ersoy;

‘Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim,

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!

Adam aldırmada geç git!, diyemem aldırırım.

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!’

Hakkı tutmak öyle kolay bir şey değil. Bir elim yağda olsun, bir elim balda olsun ama hakkı tutup kaldırayım. Yok böyle bir şey! Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşı’nda nice şehitler verdik, hala da şehitler veriyoruz. Bir bedel varsa, bedel ödemeye razı olmalıyız. Bizim bir farkımız olmalı. Farkımız bu milletin derdiyle dertlenmektir.”

Müdür olmak o kadar önemli değil ama bu milletin derdiyle dertlenebilen, yüzde 100 yerli ve yüzde 100 milli insanlar neden okul müdürü, hastane müdürü, postane müdürü olmasın?

Kamuda bir sürü haksızlık yapıldığını, “Derdimiz kimsenin müdür, müdür yardımcısı olması değil. Bizim derdimiz hak edenlerin hak ettiğini almasıdır. Müdür olmak o kadar önemli değil ama bu milletin derdiyle dertlenebilen, yüzde 100 yerli ve yüzde 100 milli insanlar neden okul müdürü, hastane müdürü, postane müdürü olmasın? Niye hep yandaş, yalaka, hırsız takımı okul müdürü, hastane müdürü, postane müdürü olsun? Onlar olmayacak, biz olacağız. Hiç şüpheniz olmasın.”

“Bu ülkenin gerçek sahibi biziz”: “Binlerce okul müdürü görevden alındı. Türk Eğitim-Sen olarak bununla ilgili hala çok ciddi mücadele veriyoruz. Görevden alınan okul müdürlerinin serzenişlerini görüyorum. Türk Eğitim-Sen olarak okul yöneticileri ile ilgili her şeyi yaptık. Atladığımız, unuttuğumuz tek bir şey dahi kalmadı. Ama bundan vazgeçmiş değiliz. Biz bu hak teslim edilene kadar konuyu dile getirmeye, yanlışlarını muhataplarımızın yüzüne söylemeye devam edeceğiz.”

Hukukun üstünlüğünden söz ettiniz ama hâkimin bile korktuğu bir ülkede hukukun üstünlüğüne nasıl inanacağız?

Sayın Ahmet Davutoğlu’nun Başbakanlığı döneminde Çankaya Köşkü’nde yapılan bir toplantıya katıldığını, bu toplantıda Davutoğlu’nun hukukun üstünlüğü vurgusu yaptığını bildiriyorum: “Davutoğlu toplantıda hukukun üstünlüğünden bahsetti. Ben de Sayın Davutoğlu’na, ‘Ne kadar güzel konuşma yaptınız, altına imzamı atarım. Ama size bir olay anlatayım. Bir mahkemem vardı. Hâkim yargılamamı yaptı, daha sonra sohbet ettik. 60 yaşlarında bir hâkim. Bu hâkim, yıllarca Doğu'da görev yapmış, şimdi Ankara'ya gelmiş; Türkiye'nin birçok bölgesinde görev yaptım, şimdi Ankara'ya geldim. Kimse kurusa bakmasın, ben risk alamam. Bu yaştan sonra Hakkâri'de, Mardin'de görev yapamam diyor. Yani bu hâkim şunu demek istiyor: Kimse benden adalet üzere karar vermemi beklemesin. Bana denileni yaparım, kendimi riske atmam. Ben de size soruyorum: Hukukun üstünlüğünden söz ettiniz ama hâkimin bile korktuğu bir ülkede hukukun üstünlüğüne nasıl inanacağız?’ ”

İntihar eden öğretmen malum sendikanın üyesidir. Olsun, bizim davamız insana sahip çıkma davasıdır. Düşene tekme vurma davası değildir. Üstelik üyesi bulunduğu sendikanın yöneticileri de açığa alındığında sırt dönmüşler, selamı sabahı kesmişler. Keşke bunlarla mücadele edebilseydi.

Geçenlerde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nda bir toplantı vardı. Bu toplantıda kamuda yaşanan açığa almaları, ihraçları anlattım ve Sungurlu’da açığa alındığı için intihar eden bir öğretmenin ailesine bulunduğum taziye ziyaretinden söz ettim. Bu öğretmenin babasına ‘İntihar etmesinin başka bir gerekçesi var mıydı?’ diye sordum. ‘Açığa alınmayı kaldıramadı’ dedi. İntihar eden öğretmen malum sendikanın üyesidir. Olsun, bizim davamız insana sahip çıkma davasıdır. Düşene tekme vurma davası değildir. Üstelik üyesi bulunduğu sendikanın yöneticileri de açığa alındığında sırt dönmüşler, selamı sabahı kesmişler. Keşke bunlarla mücadele edebilseydi. Ama herkes aynı kararlı şekilde mücadele edemiyor. Dayanamıyor kimisi. Üzüldüm tabi. Sayın Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı’na bu olayı da anlattım. Bakınız; öbür dünyada Bakanlık koltuğu yok. Bu yaşananlara göz yumulduğu sürece Bakanlık koltukları sizi kurtarmaz.

Adalet ve Kalkınma Partisi Isparta İl Başkanı, ihraç edilen memurlara ‘ağaç kökü yesinler’ demişti. Oysa ihraç edilen ya da açığa alınan insanların arasında masumlar da var.

İşler karıştı, binlerce masum insan Fetö’cü diye meslekten ihraç ediliyor, açığa alınıyor. Tüm kamu kurum ve kuruluşlarında meslekten ihraç edilenlerin sayısı tam 86 bin. Adalet ve Kalkınma Partisi Isparta İl Başkanı, ihraç edilen memurlara ‘ağaç kökü yesinler’ demişti. Oysa ihraç edilen ya da açığa alınan insanların arasında masumlar da var. Bunu diyenler bir gün mutlaka ağaç kökü yer. Bu gözyaşlarının karşılığı olacaktır. Allah hepimizi vicdan azabından korusun.”

Kendimizi pazarlamaya hazır mıyız? Eğer kendimizi pazarlamaya hazırsak her şey kolay. Şerefimizi Ahmet’e, Mehmet’e satarız, bir ceket gibi fırlatıp bir kenara atarız, o zaman çok kolay. Ama yatağa yattığınızda kendinize nasıl bir hüküm verirsiniz? Bunu da sorgulamamız gerekir.

“19 Temmuz tarihinde bir açıklamamız oldu. Hatta 15 Temmuz sürecinde neler söylediğimize ilişkin kitapçık bastırdık. Darbeden 4 gün sonra yani 19 Temmuz’da adalet, hukuk, masum insanların korunması vurgusu yaptık. O tarihte Türkiye Kamu-Sen dışında bunları söyleyen kimse yoktu. Hatta birçok gazete, birçok internet sitesi, Türkiye Kamu-Sen ve Türkiye Kamu-Sen’e bağlı sendikaların dışındaki bazı sendikaların temsilcileri ‘yakın, yıkın’ diyorlardı. Türkiye Kamu-Sen ise ‘Adaletle davranın’ diye çağrı yapıyordu; ‘İnsanları soruşturun, onlara savunma hakkı verin, yanlış yapmayın’ diye çok uyardı. Hala da bunu yapıyoruz, yapmaya devam edeceğiz. Bugün çoğu kimse ve kuruluş bizim söylediklerimizi ifade eder hale geldi ama hatırlıyoruz ki, o tarihte sadece Türkiye Kamu-Sen’in sesi çıkıyordu.

Köklerimiz bu coğrafyadadır. Milletimizin milli ve manevi değerlerinden besleniyoruz. Dolayısıyla bunları söyleyeceğiz, bedeli varsa da ödeyeceğiz. Birçok okul müdürümüz nasıl bedel ödedi ise biz de ödeyeceğiz. Onlar Türk milliyetçisi olmanın bedelini ödediler. Kolay bir yol mu? Hayır. Doğruyu yapmak, şerefle, haysiyetle yaşamak zor bir iştir. Kendimizi pazarlamaya hazır mıyız? Eğer kendimizi pazarlamaya hazırsak her şey kolay. Şerefimizi Ahmet’e, Mehmet’e satarız, bir ceket gibi fırlatıp bir kenara atarız, o zaman çok kolay. Ama yatağa yattığınızda kendinize nasıl bir hüküm verirsiniz? Bunu da sorgulamamız gerekir.”

Gelin, işin içinden çıkmak için 17-25 Aralık’ı değil, 15 Temmuz’u milat olarak alalım, yeni bir sayfa açalım, birçok masum insanı daha fazla mağdur etmeyelim, yokluğa, yoksulluğa terk etmeyelim. Çünkü milletimiz için Fetö terör örgütünün maskesi gerçek anlamda 15 Temmuzda düştü.

Bu yaşadıklarımızı kabul edebilmemizin mümkün olmadığını, “Bu ülkeyi yönetenler, ‘Milat olarak 17-25 Aralık’ı aldık. Bu tarihten sonra FETÖ’nün dümen suyuna girenleri kaldırıp atacağız, barındırmayacağız’ diyorlar. Ben de diyorum ki; ‘Siz 17-25 Aralık’ta bir şey gördünüz değil mi? Ama bunu 17-25 Aralık’ta gördünüz. Nasıl gördünüz? İstihbarat örgütlerinin bilgilendirmesi ile gördünüz. Peki o tarihe kadar bunların ne olduğunu anlayabildiniz mi? 17-25 Aralık’tan önce onlarla beraber kol kolaydınız. Ben de diyorum ki; gariban sağlık memuru, gariban doktor, gariban öğretmen, gariban akademisyen, gariban postacı da bunların yüzünü ancak 15 Temmuz’da gördü. Gördü ki, bunlar silahlı hain bir terör örgütü imiş. Bu nedenle gelin, işin içinden çıkmak için 17-25 Aralık’ı değil, 15 Temmuz’u milat olarak alalım, yeni bir sayfa açalım, birçok masum insanı daha fazla mağdur etmeyelim, yokluğa, yoksulluğa, yok oluşa terk etmeyelim. Çünkü milletimiz için Fetö terör örgütünün maskesi gerçek anlamda 15 Temmuzda düştü.

Tabi bizim camiamız bunların gerçek yüzünü 17-25 Aralık’tan önce de biliyordu. Ama kendimizden bahsetmiyoruz. Bizim dışımızdaki insanlardan bahsediyoruz. Dolayısıyla 15 Temmuz’u baz alalım. Artık bu can yakıcı, yürek burkucu sahneleri millet olarak yaşamayalım.”

Sayın Başbakan’dan ‘Bu konuda bir talimat çıkarın. Her valilik farklı uygulama yapıyor. Bir genelge ile valiliklerin hangi durumlarda kamu çalışanlarını açığa alacağını ya da ihraç talep edeceğini belirleyin’ diye ricada bulunmuştum. Bu talimat hala verilmedi. Şu anda bu ülkenin Başbakanı, bu ülkenin Hükümeti olanı biteni sadece seyirci gibi izliyor.

“19 Temmuz’da adalet hak, hukuk vurgusu yaptığım açıklamalarımızın altına yazılan yorumları dün gibi hatırlıyorum. Bana, ‘Fetö’cüleri mi koruyorsun?’ diyenler vardı. Ben Fetö’cüleri hiçbir zaman korumadım. Ben insanı korumanın davasının peşindeyim. Ben de onlara şunu söylemiştim: Kendinizden çok emin olmayın. Yarın Fetö’cü diye benzeri şeylerin yaşamayacağınızın garantisini hiç kimse veremez. Gerçekten de öyle oldu. Fetö ile dirsek temasında bulunmamış, yolu onlarla hiç kesişmemiş birçok insan açığa alındı ya da ihraç edildi. Mesela yanımıza öyle insanlar geldi ki, bylock kullanmakla ilgisi olamaz. ‘Dikkat edin, bu işte bir hata var’ dedik. Üç gün sonra KHK ile 1800 kişi meslekten ihraç ediliyordu, uyarılarımızın ardından frene basıldı. Hata olduğu ortaya çıktı ama bu hatayı düzeltmek adına hala bir gayret sarf edilmiyor.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Anayasası’nda hukuk devleti yazan bir ülkedir. 15 Temmuz sebebi ile OHAL Yasası çıktı. Bu yasayı bir yere kadar kabul edebiliriz. Ama ne oldu? OHAL Yasasına bağlı kalınarak her valilik, her kaymakamlık, her kurum amiri, her üniversite rektörü kafasına göre çalıp, oynar hale geldi. Mersin’in Tarsus ilçesi de dahil olmak üzere birçok ilçede yaklaşık olarak 500 kişi çocuğunu Fetö’nün okulunda okutmak sebebi ile açığa alınmıştı. Mersin şube başkanlarımızın tepkisi ve milletvekillerinin de devreye girmesiyle Valilik geri adım attı. Bunu açığa almada kriter olmaktan çıkardı ve memurlar görevine iade edildiler. Buna rağmen Nevşehir’de, Çorum’da ya da Konya’nın Meram ilçesinde Fetö’nün okullarında çocuğunu okutmak açığa almalarda kriter olmaya devam ediyor. TBMM’nin açıldığı gün Sayın Başbakan’dan ‘Bu konuda bir talimat çıkarın. Her valilik farklı uygulama yapıyor. Bir genelge ile valiliklerin hangi durumlarda kamu çalışanlarını açığa alacağını ya da ihraç talep edeceğini belirleyin’ diye ricada bulunmuştum. Bu talimat hala verilmedi. Şu anda bu ülkenin Başbakanı, bu ülkenin Hükümeti olanı biteni seyirci gibi seyrediyor. Bakınız şunu çok net söylüyorum; bu bir siyasi değerlendirme asla değildir. Şu yapılanlar hangi siyasi parti döneminde olursa olsun, sessiz kalırsak namerdiz. Ama bugün yaşanıyor. Sonuç alınana kadar da anlatmaya devam edeceğiz.”

Bir sendikanın Türkiye Kamu-Sen’den ihraç edilenlerin sayısını belirten bir broşür yayınladığını, bu broşürdeki ifadelerin gerçeği yansıtmadığını: “ Türkiye Kamu-Sen’den ihraç edilenlerin sayısı en fazla 3 bindir. Bu sendika broşüre Türkiye Kamu-Sen’den ihraç edilenlerin sayısını 16 bin olarak yazmış. Bu külliyen yalandır. Ayrıca broşürde, ‘Türkiye Kamu-Sen açığa alınan üyelerine hukuki destek vermedi’ diyor. Türkiye Kamu-Sen, bırakınız kendi üyelerine hukuki destek vermeyi, üyesi olmayan bütün insanlara da kapısını sonuna kadar açtı, hazırladığımız o dava dilekçelerini bütün kamu çalışanlarına verdi. Ben bu anlamda bütün teşkilatlarımızı, Türkiye Kamu-Sen’e bağlı bütün hizmet kollarına teşekkür ediyorum. Ne yazık ki bu tür iftiralar da var. Bunlara lütfen dikkat edin.

Ben tabi o broşürü basan sendikanın genel başkanını aradım; ‘Bu yakışıyor mu?’ dedim. Kendisi, ‘Bu bizim üslubumuz değil, asla bize yakışmaz. Kendini bilmez biri yapmış.’ dedi. Ama kendini bilmez kişi her yerde var. Eğer bu broşür ile herhangi bir yerde karşılaşırsanız, bu bilgiler asla doğru değil, inanmayın.”

KPDK toplantısında bunları söyledim, malum sendika genel başkanı yanımda zıplayıp duruyor. Kendisine, ‘Ucu açık Toplu Sözleşme kararları alırsanız, şimdi de böyle yuvar yuvar yuvarlanırsınız.’ dedim. Hala yuvarlanıyorlar. Dediklerimiz tek tek çıktı.

Memurların hak kayıplarını da gündeme getiren Koncuk şunları ifade etti: “Toplu sözleşmenin 21 maddesi uygulanmadı. Toplu Sözleşme imzalanırken “Tarihi başarı” diye reklam yaptılar. Biz imzalanırken ayağa kalktı, ‘Bu Toplu Sözleşmeyi kabul etmiyoruz’ dedik. Birileri ise 2015 yılının 30 Ağustos tarihinde alkışlar ve sloganlarla toplu sözleşmeyi imzaladılar. Açıklamamızda “Ucu açık yuvarlak kararlar alırsanız, Toplu Sözleşme kararları uygulanmaz” dedik. Tam 21 madde uygulanmadı. Mesela 4-C’liler hala kadroya geçirilmedi, memur işi yapan üniversiteli işçilere kadro verilmesi hala uygulanmadı, KİT’lerde çalışan memurların, sözleşmelilerin maaş guruplarının üçe düşürülmesi noktasında tarih verilmesine rağmen 11 ay geçti ama hala bir uygulama yok. KPDK toplantısında bunları söyledim, malum sendika genel başkanı yanımda zıplayıp duruyor. Kendisine, ‘Ucu açık toplu sözleşme kararları alırsanız, şimdi de böyle yuvar yuvar yuvarlanırsınız.’ dedim. Hala yuvarlanıyorlar. Dediklerimiz tek tek çıktı.

Hatırlanacağı gibi, 2013 yılında imzalanan enflasyon farkı maddesini değiştirmişlerdi. Bu nedenle bütün memurlar ve emeklilerin her ay yüzde 1.8 kaybı olmuştu. Memurların, buna imza atan sendikanın genel başkanının yakasına yapışması ve ‘Yüzde 1.8’lik zammı nasıl çaldırırsın, buna nasıl imza atarsın’ demesi gerekirdi. Türkiye Kamu-Sen olarak biz her şeyi araştırıyoruz ve kamuoyu gündemine getiriyoruz ama onların üyesi olan kamu çalışanları bunu sorgulamıyor.”

Doğrudan doğruya şu anda 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nu değiştirip, kıdem tazminatı ödeyerek, memurları kapının önüne koyabilme hakkına sahip olmadıkları için çalının arkasından dolanarak, performans değerlendirmesi gibi ucube yöntemlerle bunları yapmaya çalışıyorlar.

Türkiye Kamu-Sen’in yılladır iş güvencesi konusunu vurguladığını, önümüzdeki günlerde performans değerlendirmesinin söz konusu olacağını, Devlet Personel Başkanlığı’nın bu konuda konfederasyonumuzun görüşünü aldığını söyledi. “Performans uygulamasının son derece yanlış olacağını söyledik. Bunu madde madde açıkladık. Genel Başkanlarımız ile bu konu hakkında değerlendirmelerde bulunduk, çalışma yaptık.

1 Eylül tarihinde Devlet Personel Başkanlığı’na görüşlerimizi ilettik. Buna rağmen Milli Eğitim Bakanı Sayın İsmet Yılmaz da öğretmenlere yönelik performans değerlendirmesi yapacaklarını açıkladı. Bunlar iş güvencesinden farklı şeyler değil; hatta iş güvencesinin bir parçasıdır. Doğrudan doğruya şu anda 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nu değiştirip, kıdem tazminatı ödeyerek, memurları kapının önüne koyabilme hakkına sahip olmadıkları için çalının arkasından dolanarak, performans değerlendirmesi gibi ucube yöntemlerle bunları yapmaya çalışıyorlar. Buna engel olmak için elimizden gelen gayreti göstereceğiz.

Devlet memurlarının birilerinin iddia ettiği anlamda esasen iş güvencesi yoktur. Bu yanlış bilinen bir kavramdır. Elbette 657 sayılı kanun kapsamında bazı haklarımız var ama bu iş güvencesi anlamına gelmez. Devlet memurlarının yargı hakkı var. İdarenin memur üzerinde uygulayacağı tüm tasarruflara karşı yargı hakkımız var. memura iş güvencesini sağlayan işte bu hakkıdır. Devlet memurlarının yargı hakkını ortadan kaldırmak istiyorlar. Buna çok dikkat etmemiz lazım. Bunu kim yaparsa yapsın, hangi iktidar yaparsa yapsın, 2 milyon 657 bin kamu çalışanının bir kemik, bir koro gibi tek sesli olarak buna ‘hayır’ demesi lazım. Türkiye Kamu-Sen olarak buna tepkimizi yıllardır ortaya koyuyoruz.”

Türkiye Kamu-Sen’i desteklemek bütün memurların milli vazife gibi görmesi gereken bir durumdur.

“Milli olmak, vatansever olmak bunlar zaten bizim farkımızdır. Ama bir de önümüze konulmak istenen ciddi tuzaklar var. Bu tuzaklara karşı sağlam bir mücadele sergilememiz lazım. Bu nedenle Türkiye Kamu-Sen’i desteklemek bütün memurların milli vazife gibi görmesi gereken bir durumdur. Bu anlattıklarımı okullarınızda, kurumlarınızda anlatmaz iseniz, bu söylediklerim hiçbir anlam ifade etmez. Kamuda kurgulanmak istenen bu tuzağa karşı tedbirleri ortaya koymamız lazım. Peki ilk tedbir nedir? Sağlam bir sendikal tercihi ortaya koymamız lazım. Bu da Türkiye Kamu-Sen’i tercih etmektir. Türkiye’de gerçek anlamda sendikacılık yapan tek sendika Türkiye Kamu-Sen’dir. Bunu bizim üyemiz olmayanlar da ifade ediyor. ‘Ama ne yapayım kurum amirim böyle istiyor’ diyor. Olmaz. Şunu bilmeliyiz ki; günü kurtararak geleceğimizi kurtaramayız. Bu ülkede evlatlarımız, torunlarımız yaşayacak. Eğer Anayasa’nın 128. Maddesi de değişir ise, işimiz zor olacaktır. Bu nedenle tedbirimizi almamız lazım. Alınacak en basit tedbir ise Türkiye Kamu-Sen’i desteklemek, Türkiye Kamu-Sen’e üye olmaktır.

Bilindiği gibi, şu anda OHAL var. Eylem yapmak yasak. Birçok izin, valiliklerin ve kaymakamların emrine tabidir. Biz sesimizi her türlü mecrada yükseltiyoruz. Biz konuştukça birileri rahatsız oluyor. Neden? Çünkü biz milleti uyarıyoruz. Ya memurların üzerinden ellerini çeksinler ya da biz onları rahatsız etmeye devam edeceğiz. Bundan geri adım atmak yok. Gelin bu mücadeleyi beraber yapalım. Fikren yanımızda olun. Kamu çalışanlarına anlatacaklarınızı iyi bilin, çok iyi öğrenin ve insanları bu şekilde etkileyin.”

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İsmail Koncuk - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haberler Ankara Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haberler Ankara hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.